19.10.08
M.kemal
nedense hep bir HİSsimi anlatmaya meyilliyim sana. ne zaman yapışsam bi klavyeye ya da kaleme hep bi his anlatmaya çalışıyorum. bu his anlattığımda ne kadar anlaşılabiliyor bilmiyorum aslında ama biraz da somutlaşıyo sanki içimde o his. zaman mekan insanlar ya da herhangi başka bişey önemli değil.. sadece ayrıntı.. içimi acıtan bi histi özetlemek gerekirse.. şöyle başladı..4.sınıftan bir öğrencim.. mustafa kemal.. ufak tefek zayıf bişey. konuşkan güleç zeki bir o kadar da.. tahtadakileri deftere geçirmesini söylemiştim bi gün derste.. yazmayınca ısrar etmiş sonradan görmüştüm parmağının kanadığını. kesmiş nasıl olduysa.. kanadığı halde yazmaya çalışıyor ısrarım üzerine.. tamam dedim sen yazma istersen.. devam etti yine de.. sonra tenefüste birilerinden yara bandı buldum ve yapıştırdım küçük parmağına.. sıradan bişeydi sonuçta, olabilir insanlık hali hani.. sonra parmağımla uğraşırken ben de derisini koparıp kanattım, nası oldu anlamadan.. saatlerce sızladı resmen ufacık şey. aynı acıyı hissettim.. yara bandı yapıştırdım ben de parmağıma.. aradan bir kaç hafta geçti geçmedi.. babasıyla tanıştım bugün mustafanın.. fatih kısaparmak'ın 'benim babam' şarkısındaki gibi biriydi aynen. nasıl diyordu : "bu adam benim babam, derdi dağlardan büyük çaresiz beli bükük.. bir gün olsun gülmemiş rahat nedir görmemiş gözyaşını silmemiş.. bir lokma ekmek için kimseye eğilmemiş. bu adam benim babam.. bir kapıyı kapayan gene açar babam allah büyüktür babam.." babasının biraz daha bahsetmesinden sonra aileden, içimdeki sızının arttığını hissettim ve dışarıda buldum kendimi.. o daha çocuktu.. ben de kendimi onun kadar çaresiz hissetmiştim çokça ve yine o an da.. o daha 11 yaşında dedim kendime. şanslısın, şükret haline..
4.9.08
A Ğ I T

savrulsun gözyaşlarım
yatışsın yapraklar..
aç ellerini..
yandır yüreğimi
uyandır kapanan gözlerimi
fısılda gökyüzüne..
damlasın elif elif
dudağımdan hüzün..
özledim seni..
aç kalbini..
sarsın üşüyen, titreyen, bekleyen beni
ruhun..
çıkar bütün günahlarımı,
ahlarımı, kaçışlarımı..
götür beni dua dua yanına..
huzurum ol..
05.56
04.09.2008
22.8.08
9.8.08
Ben bir türlü kıramadım
Yar şu kara bahtımı
Sevdalarda yenildim
Alamadım tadını
***
Her sevdanın sonu aynı
Hep acı ve hep efkar
Her sevda sonrası sancı
Aynı dertler yaralar
***
Yine yollar yolculuklar
Yine terki diyar
Bilinen son ayrılıklar
Yine terki diyar
***
Yine yollar yolculuklar
Yine ayrılıklar
Bilinen son yalnızlıklar
Yine terki diyar
Söz - Müzik : Adnan Ergil
leman sam - terk-i diyar
****

Şimdi uzak bir kenttesin
Ve yağmur yağıyorsa
Düşüyorsam yüreğine tane tane
Gelirim, serilirim kıyılarına
Gelirim, karışırım çığlıklarına
Sokulurum derin (seher) uykularına
Bak işte akşam oldu
Ve suskundur tüm sokaklar
*****
Çok uzaklarda bir kadın
Yüreğinin perdelerini sımsıkı kapatmıştı
Belki de bu perdelerden bunalmıştı
Karanlığa alışan gözleri
Yüreğinin kaynarında yanıyordu
İçinde köpekbalıklarının boğulduğu
Bir Kızıldeniz saklıyordu
Kirpiklerinin kıyısındaydı
İlk damla ayrıldı buluttan
Sonra ikincisi...
Üçüncüsü
Issız sokaklardan, kırmızı kiremitlerden
Toz yükseliyordu
Hangi kaçış uğultusunu dindirebilir
İçinizdeki mavi karlı ormanın
Hangi çınar
Dallarının kırıldığı yerden inlemez
Sonunda dağlayanı olmuşsa ömrünüzün
O sağnaktan orda kalan
Sargılar sarabilir mi yaralarınızı
O liman yürekte değilse eğer
Artık nereye sığınır insan
Bir ırmağın sesini alıp
Gitmek istiyorum
Sevdiğim hoşçakal
***
Gelirim, serilirim kıyılarına
Gelirim, karışırım çığlıklarına
Sokulurum derin (seher) uykularına
Bak işte akşam oldu
Ve suskundur tüm sokaklar
söz :Aydın Öztürk
onur akın - gelirim
2.8.08
28.7.08
19.7.08
öyle yaklaşıyorum ki..
acıya dokunuyorum
ateş sıcak
ve su ırak
işte toprak ve ben..
ellerim uyuşmuş sanki
ter, irin, gözyaşı..
beyazlar içindesin..
yokluğun yakıyor..
talazlanan ateş üfürüyor her zerresinde
hasret ve özlem küllerini..
beyazlığıma kül düşüyor
ateşte yanan ruhum üşüyor
körükleniyor damlalarla yalnızlık
yaz akşamlarında..
bir oda daha seçiyor kendine gönül,
bir satır, bir şehir..
bir nefes daha yitiyor her saniye,
bir katre, bir adım..
bir yanımda ateş..
içindeyim yakıyor..
bir ferahta ten..
kaçmak kâr etmiyor..
yine yakıyor..
acıya dokunuyorum
ateş sıcak
ve su ırak
işte toprak ve ben..
ellerim uyuşmuş sanki
ter, irin, gözyaşı..
beyazlar içindesin..
yokluğun yakıyor..
talazlanan ateş üfürüyor her zerresinde
hasret ve özlem küllerini..
beyazlığıma kül düşüyor
ateşte yanan ruhum üşüyor
körükleniyor damlalarla yalnızlık
yaz akşamlarında..
bir oda daha seçiyor kendine gönül,
bir satır, bir şehir..
bir nefes daha yitiyor her saniye,
bir katre, bir adım..
bir yanımda ateş..
içindeyim yakıyor..
bir ferahta ten..
kaçmak kâr etmiyor..
yine yakıyor..
16.08.2008
16.7.08
keşif
anahtar yerdeydi.. sakince kapıyı açtım ve içeri girdim.. her şey yerli yerinde ve gayet sade bir evdi. odaları gezmeye başladım. çalınacak bir sürü şey vardı aslında ama benim amacım bu değildi. yatak odasına girdim. yerde halı yoktu. iki tekli yatak yanyana getirilip birleştirilmiş. iki yana çektim ikisini de, içlerine baktım, bir şey arıyor gibiydim ama hayır.. dışarıdan ışık düşüyordu yatağın üzerine. eski hallerine getirip odadan çıktım. huzur bulmuştum sanki bu evde, öyle dingin, öyle sadeydi her şey.. dışarıdaki araba seslerini, çocukların bağırışarak şakalaşmalarını hiç duymamıştım keşfederken evi. evin sahibi gelir korkusu yoktu içimde, dolaşmadan çıkmak istemedim. kapıda karşılaşmazsak benim eve girip gezdiğimden haberleri bile olmayacaktı.. vazonun iki santim yana kaydığını ya da bardağı masanın üzerine değil de tezgaha koyduğumu farketmezlerdi heralde.. her şey aynıydı ilk bakışta. benim evime de biri girip böyle gezse ve benim bundan haberim olmasa ne hissederdim acaba.. gizemli bir şeydi bu. hırsızlık değil keşif için gezmek bir yabancının evini.. tekrar bakmadım televizyonu kapattım mı, yediğim eriği çöpe attım mı, karyola olması gerektiği gibi düzgün mü diye.. antredeydim ve dışarıdan sesler gelmeye başladı. bir erkek sesi, içeriye sesleniyordu.. evin erkeği mi yoksa komşulardan biri mi ayırdına varamadım.. kapıdaki delikten dışarıyı izliyordum, ışık yanıyor, esmer adam hala konuşuyordu göremediğim birileriyle.. diğer kapıların kapalı olduğunu gördüm ve ışık sönmeden dışarıya çıktım. kapıyı çektim. etrafa bakındım görünen kimse yoktu, adamın sesi hala geliyordu.kilidi bir kez çevirdim ve anahtarı yine terliğin içine koydum, terliği ters döndürdüm gelip geçenler farketmesin diye. kimse gelmemişti ben evdeyken. merdivenlerden indim yavaş yavaş, kimseyle karşılaşmadım, apartmandan çıktığımda havanın sıkkın ve dışarının gürültülü olduğunu farkettim. evin içindeki huzurlu ve sakin ruh halim birden kayboldu insanları görünce..
sonra kapı çaldı iki kez. gelen babamdı. uyandım..
sonra kapı çaldı iki kez. gelen babamdı. uyandım..
9.7.08
filmmm
4temmuz itibariylen film sezonunu açtım :)
mütemadiyen film izleyesim var :)
ki öyle de yapıyorum ..
şimdilik izlediklerim :
doğru söylüyo :)
Silk / İpek
bunu geçelim,
yorum yapmıyım..
amelie..
çok cizeldi..
sonunda bitmesini istemedim :(
izlemek lazım, sonra da aşık olmak (:
neri "yaa bu adam hangi filmde oynamıştı" diyip durmasaydı belki daha çabuk anlardım filmi :)
ha yani bi de çıkaramadık hangi filmde oynamıştı Sean Penn..
ama bu filmde oynamakla da iyi iş yapmış..
21 gram..
'21 gram..
5 tane metal para eder,
yeni doğmuş bir kuş yavrusu eder,
bir parça çikolata...
etkilendim!!
saf korku filmleri insanı korkutmaya yetmiyo, bari ortamı da biraz değiştirelim, ordan da faydalanalım dedik ama o da fayda etmedi..
gecenin bi vakti..
karanlık..
terastayız..
2 kişi..
köpek sesleri filmden mi geliyo, dışardan mı diyorum :)
işte daha demin izlediğim ve işte yaa budur dediğim film..
akıllıca işlenmiş, sıradanlıktan uzak, durağan olmasına karşın, bi an heyecanı kesilmeyen favorilerim arasına giren film..
nası bi adamsın yavrum sen !! katil herif :)
dublajda o meçhul adamı seslendiren muhteşemdi yav.. o pis kahkahası yokmu bi de.. eğleniyomuş pehh :)
devamı gelir..
6.7.08
kocasına kızıp, hırsını evden çıkaran kadın modundaydım bugün.. haa birine filan kızdığım yok, varsa kendimdir, o ayrı..
serena/venus williams maçındaki ralliler gibi gittim geldim bi işten ötekine. hayır bu hırs nası bişeydir anlamam. hani harıl harıl halılar silinir ev silinir süpürülür, halbuki ev temizdir! vardır böle aplalarımız teyzelerimiz, sinirini yer/yön değiştirerek azaltmaya çabalayan ne yaptığının farkında olmadan... yaprak dökümünde ferhunde de ev temizlemişti çok da umurumda yaşadıklarım der gibi(!)..
halbuki, evet ben de bugün saçma bulsam da doğruluğunu onayladım bunun.. benim ne haddime o ayrı.. öle bi hal alıyo ki yaptıklarınız, bişi bitmeden diğerine geçiyosunuz, aa bu da vardı, onu da yapsam iyi olur filan.. bi baktım 10-15 gömlek ütülemişim, denemediğim yemek tarifleri, tarifini unutmaya yüz tuttuğum kek vs. niye yapıyorum demeden başladım biri bitmeden ötekine. hayatımda ilk kez aliminyum folyo kullandım.. küçükken yediğimiz 3lü yuvarlak çikolatalar vardı, kağıdını atmaz, tırnağımızla düzleştirir halının kitabın altına filan koyardık düzleşsin diyee.. haa ne diyorum, onun parlak arkası gibi işte aliminyum folyo.. ilk kez, saç jölesi değil şekerim! tatlıların üzerine konan jöleyi kullandım.. hatta dalgasını da geçti neri hanım, saçına sürme diye.. hahahaha çok komiksin be..
yaa bak yine atladım başka bişeye.. masanın en solunda dayalı kitaba uzandı elim birden.. yazıyı bitirmeden başladım okumaya. halbuki aylardır orda o.. neyse ona (ruh sağlığı ve bozuklukları) devam edeyim, ilginç geldi bi bölümü (:
serena/venus williams maçındaki ralliler gibi gittim geldim bi işten ötekine. hayır bu hırs nası bişeydir anlamam. hani harıl harıl halılar silinir ev silinir süpürülür, halbuki ev temizdir! vardır böle aplalarımız teyzelerimiz, sinirini yer/yön değiştirerek azaltmaya çabalayan ne yaptığının farkında olmadan... yaprak dökümünde ferhunde de ev temizlemişti çok da umurumda yaşadıklarım der gibi(!)..
halbuki, evet ben de bugün saçma bulsam da doğruluğunu onayladım bunun.. benim ne haddime o ayrı.. öle bi hal alıyo ki yaptıklarınız, bişi bitmeden diğerine geçiyosunuz, aa bu da vardı, onu da yapsam iyi olur filan.. bi baktım 10-15 gömlek ütülemişim, denemediğim yemek tarifleri, tarifini unutmaya yüz tuttuğum kek vs. niye yapıyorum demeden başladım biri bitmeden ötekine. hayatımda ilk kez aliminyum folyo kullandım.. küçükken yediğimiz 3lü yuvarlak çikolatalar vardı, kağıdını atmaz, tırnağımızla düzleştirir halının kitabın altına filan koyardık düzleşsin diyee.. haa ne diyorum, onun parlak arkası gibi işte aliminyum folyo.. ilk kez, saç jölesi değil şekerim! tatlıların üzerine konan jöleyi kullandım.. hatta dalgasını da geçti neri hanım, saçına sürme diye.. hahahaha çok komiksin be..
yaa bak yine atladım başka bişeye.. masanın en solunda dayalı kitaba uzandı elim birden.. yazıyı bitirmeden başladım okumaya. halbuki aylardır orda o.. neyse ona (ruh sağlığı ve bozuklukları) devam edeyim, ilginç geldi bi bölümü (:
5.7.08
püffff
ne yazıcamı bilmeden, düşünmeden açtım aslında blogger sayfasını.. belki bişeyler aklıma gelir. belki içimdeki o belirsizlik çözülür diye parmaklarım klavyede, gözlerim ellerimde.. bilmem ki içimi her gün yaralayan şey ne zaman son bulur. bilmem ki bendeki bu hüzün hep kalıcı mı . yoksa kalbimin ağrısı gereksiz mi..
aslında şu an yaptığım şeyden nefret ediyorum. herkesin derdi kendine. açıklamak niye?.. neyse başkaları için bir şeyi değiştirmez heralde , en azından yazarsam biraz rahatlarım. ellerim düşüncelerimi aktarmaya yetişemediği zamanlarda kendimi serbest bırakıyorum. ki zorla yazmak rahatlatmaktan ziyade sıkıyo..
hep en baştayım.. hep aynı yerde.. bi gram ilerleyemedim hislerimden. bi gram azalmadı yokluğunun ertesindeki hasret.. sen nasıl bi yerdeymişsin ki hayatımda gittiğinde ben çaresiz kalakalmışım. ya da beni nasıl bi yere yerleştirmişsin de ben kendimi hep kendim sanmış, yanılmışım..
ben de gitmek istiyorum..
yanına gelmek istiyorum.. sınavdan sonra dedim ama hiç cesaretim yok. sanki birilerine bağımlıyım.. birileri olmadan yalnız da gelebilirim halbuki sana.. offf bazen düşünüyorum da ne kadar geri zekalıyım ben.. hep salakça fikirlere takılıp kalıyorum.. kimseye anlatamıyorum zaten.. kelimelere koyduğumda çok basitleşiyolar.. halbuki hiç değil.. anlamlı bütün yaşadıklarımın yaşadıklarına benzeyişi ve her geçen gün daha çok sana benzediğimi farketmem. bi kaç önemli karar kaldı alacak olduğum zaten. bi şehir belirlerim kendime kalacak.. sonra bi de birini bulurum beraber yaşayacak. ne kadar basit işte, niye bu kadar büyütüyorum ki bunları. gerisi zaten istesen de istemesen de gelir. o kadar çabuk olup bitiyo ki zaten her şey..
babamdan sonra çıktım bugün evden, dünkü izlediğim filmi vereyim yeni bi kaç tane alayım bahanesiyle. dönüşte parka oturdum.. kalabalık değilmiş.. biraz hava aldım, müzik dinledim telefondan.. caddeden insanlar gelip geçiyodu, biraz onlara baktım.. kimi yalnız yürüdü geçti klasik giyimli karizma, kimi ekmek almaya çıkmış ev haliyle, paspal.. baktım bazıları el ele sevgilisiyle, bazıları yalnız geçiyor.. bazıları hızla geçerken kimisi topallayarak ağır aksak.. konuşup giderken adamla kadın, arkasından gelenlerse sessiz, elleriyle anlatmaya çalışarak. ne güzel dedim. öyle ya da böyle, sakat ya da sağlam, dilsiz ya da konuşan, kadın ya da erkek, mutlu ya da mutsuz, birlikte ya da yalnız... herkes nefes alıp veriyordu..
eski komşulardan biri geldi oturdu sonra yanıma, çarşıdan geliyomuş, yorulmuş.. konuştuk biraz, o nasıl bu nasıl iyiler çalışıyolar vs. nasıl hemen koydu yokluğun.. birden bi şey değişti sanki, ağlayasım geldi, ya da yok kadının eline sarılıp öpesim..
her gün kaç farklı şekilde hatırlıyorum seni bir bilsen. belki de alakası olmayan kaç nesne, kaç insan, kaç olay hatırlatıyo yokluğunu.. artık yaşadıklarım normal mi yoksa saplantı haline mi geldi ayırdına varamıyorum..
internet orucumu bozduğumdan beri yine cıvkını çıkardım uyku düzen(sizliğ)imin. kendime her geç kalkışımda kızıp, her gece uyuyamayışımda hak veriyorum.. her gün aynı tas aynı hamam.. düzene çok zor alışıyorum da düzensizlik kendimi boş bıraktığımda hemen boy gösteriyo.. kendimi naapsam bilmiyorum. bazen de düşünüyorum da insan kendisiyle anlaşamazken bi başkasıyla nasıl anlaşır.. evet o da zor.. oturup artısıyla eksisiyle, getirisi götürüsüyle, riskleri ya da avantajlarıyla (bu 6şapka tekniği oldu : ) ölçüp tartmam, değerlendirmem gereken bir kaç şey var.. onları da unutmadan düşüneyim, uzun uzun, sonra kararımı vereyim en oluruna..
aslında şu an yaptığım şeyden nefret ediyorum. herkesin derdi kendine. açıklamak niye?.. neyse başkaları için bir şeyi değiştirmez heralde , en azından yazarsam biraz rahatlarım. ellerim düşüncelerimi aktarmaya yetişemediği zamanlarda kendimi serbest bırakıyorum. ki zorla yazmak rahatlatmaktan ziyade sıkıyo..
hep en baştayım.. hep aynı yerde.. bi gram ilerleyemedim hislerimden. bi gram azalmadı yokluğunun ertesindeki hasret.. sen nasıl bi yerdeymişsin ki hayatımda gittiğinde ben çaresiz kalakalmışım. ya da beni nasıl bi yere yerleştirmişsin de ben kendimi hep kendim sanmış, yanılmışım..
ben de gitmek istiyorum..
yanına gelmek istiyorum.. sınavdan sonra dedim ama hiç cesaretim yok. sanki birilerine bağımlıyım.. birileri olmadan yalnız da gelebilirim halbuki sana.. offf bazen düşünüyorum da ne kadar geri zekalıyım ben.. hep salakça fikirlere takılıp kalıyorum.. kimseye anlatamıyorum zaten.. kelimelere koyduğumda çok basitleşiyolar.. halbuki hiç değil.. anlamlı bütün yaşadıklarımın yaşadıklarına benzeyişi ve her geçen gün daha çok sana benzediğimi farketmem. bi kaç önemli karar kaldı alacak olduğum zaten. bi şehir belirlerim kendime kalacak.. sonra bi de birini bulurum beraber yaşayacak. ne kadar basit işte, niye bu kadar büyütüyorum ki bunları. gerisi zaten istesen de istemesen de gelir. o kadar çabuk olup bitiyo ki zaten her şey..
babamdan sonra çıktım bugün evden, dünkü izlediğim filmi vereyim yeni bi kaç tane alayım bahanesiyle. dönüşte parka oturdum.. kalabalık değilmiş.. biraz hava aldım, müzik dinledim telefondan.. caddeden insanlar gelip geçiyodu, biraz onlara baktım.. kimi yalnız yürüdü geçti klasik giyimli karizma, kimi ekmek almaya çıkmış ev haliyle, paspal.. baktım bazıları el ele sevgilisiyle, bazıları yalnız geçiyor.. bazıları hızla geçerken kimisi topallayarak ağır aksak.. konuşup giderken adamla kadın, arkasından gelenlerse sessiz, elleriyle anlatmaya çalışarak. ne güzel dedim. öyle ya da böyle, sakat ya da sağlam, dilsiz ya da konuşan, kadın ya da erkek, mutlu ya da mutsuz, birlikte ya da yalnız... herkes nefes alıp veriyordu..
eski komşulardan biri geldi oturdu sonra yanıma, çarşıdan geliyomuş, yorulmuş.. konuştuk biraz, o nasıl bu nasıl iyiler çalışıyolar vs. nasıl hemen koydu yokluğun.. birden bi şey değişti sanki, ağlayasım geldi, ya da yok kadının eline sarılıp öpesim..
her gün kaç farklı şekilde hatırlıyorum seni bir bilsen. belki de alakası olmayan kaç nesne, kaç insan, kaç olay hatırlatıyo yokluğunu.. artık yaşadıklarım normal mi yoksa saplantı haline mi geldi ayırdına varamıyorum..
internet orucumu bozduğumdan beri yine cıvkını çıkardım uyku düzen(sizliğ)imin. kendime her geç kalkışımda kızıp, her gece uyuyamayışımda hak veriyorum.. her gün aynı tas aynı hamam.. düzene çok zor alışıyorum da düzensizlik kendimi boş bıraktığımda hemen boy gösteriyo.. kendimi naapsam bilmiyorum. bazen de düşünüyorum da insan kendisiyle anlaşamazken bi başkasıyla nasıl anlaşır.. evet o da zor.. oturup artısıyla eksisiyle, getirisi götürüsüyle, riskleri ya da avantajlarıyla (bu 6şapka tekniği oldu : ) ölçüp tartmam, değerlendirmem gereken bir kaç şey var.. onları da unutmadan düşüneyim, uzun uzun, sonra kararımı vereyim en oluruna..
3.7.08
BekLeMek
İnsan bekleyendir.Farkında olmadan bekler o. Bilerek bekler. Birlikte bekler. Yapayalnız bekler. Beklediğinin kim olduğunu bilerek bekler. Beklediğinin kim olduğunu bilmeden bekler.
Bekleyenleri bekler insan. Bekletenleri bekler. Bekler ve beklenmek ister.
İlkin anne karnından ayrılarak ebedi bir kopuş edinir. Derin ve dinmez bir yurt ve dönüş mitidir bu. Taşa inen balyozun kopardığı parçada, rüzgârın kırdığı dalda, suyun sürüklediği çöpte, samanda, güneşin denizden yükselttiği buharda bir anı, bir kader birlikteliği duyar böylece insan. Fırça fırça, çizik çizik, kelime kelime, ses ses ölümsüzleştirmek ister onu. Kopuştur gelen ve kopan korkar, vardığı yer, koptuğu yerden uzak ve yabancılıklarla dopdoludur. Daha da evvelinde, zaman ve mekan ötesi bir yerden kopar insan, tam olarak bilmediği, hiçbir zaman da bilemeyeceği ama her daim hasretini çektiği bir yerdir orası. Ve oraya dönmeyi bekler. Göğüs kafesini değil, kalbinin ta derinliklerini ağrıtan bir kopuştur bu. Ve bu kopuşun dışavurumları, şekillenmeleri, yüz değiştirmeleriyle doludur ömür ve en acıtıcı olanı da aşktır, sanatın bitmez kaynağıdır, ve farklı dillerde, farklı kelimelerle kristalize olur her daim.
Ve aşk en yüce, en zor, en ağır, en bitmez bekleme sanatıdır. Bekleme düşüncesidir.
Mesnevi baştan ayağa bir bekleyiş değil midir? Bir ayrılığın doğurduğu, büyütüp beslediği kopuş… Çile çile, gülümseyişlerin zehriyle örülmüş, akıl çürüten ateş kırbacı. Beklemek. Yunus Emre, “edep beklemek”ten söz açar. Edep ile beklemeyi iç içe geçirir.
Bütün eski savaş sanatları, cinselliği ve beden eğitimini arınma ve sanat olarak gören anlayışlar, ruh terbiyesi üzerine kurulmuş tarikatlar, yüksek sanat, din, politika özünde bekleme öğrenimi hatta eğitimi esasına dayanır. Düşmanını beklemeyi, onu bekletmeyi bilemeyen komutan zafer kazanamaz. Bütün bir ordunun değil ihtirasını, nefesini bile bekletebilendir büyük komutan. Ya, ayetlerin iniş aydınlığında, bir süreliğine de olsa bekleyişi Nebi’lerin? Açlığı bekletmek için yemeden içmekten kesiliş, ruhun gıdalanışını kılıç sesiyle kesip, ipek hışırtısıyla boğmaya benzeyen yönsüz ve zamansız bekleyişler. Öyleyse uğraşların değil sadece duyuşların da en zoru ve zorlusudur o. Bekleyen, kontrolü ele geçirir, akıp gidenin, gelip geçenin karşısında bir taş sessizliğine bürünür. Bekleyen susar. Giden konuşur. Bekleyen dikenli tel bile olsa bir zaman yünü asılı kalır orada.
Beklemek, bekleye bekleye her şeyin özüne, merkezine doğru çeker insanı. Orada, aynanın bin bir halleri gibi, tekillikten çoğunluğa, çiğlikten kurtulup olgunluğa yol alışa bir işaret vardır.
Zaman tasavvuru ve hayat algısı beklemek üzerine kuruludur medeniyetlerde.
Eski şark bir bekleme kültü yaratmıştır kendi içinde. Bu sebepten olacak ki “ Şark oturup beklemenin yeridir, biraz sabrederseniz behemahal her şey ayağınıza gelir.” der Tanpınar bir yerlerde. Şark biraz miskinlik de karışmış olsa da işin içine, Hint’ten Çin’e, Ortadoğu mistisizminden İslam tasavvufuna kadar beklemeyi bilmiş, öğrenmiş, yaşamış ve yaşatmıştır. Biraz da öyle yorumlamak gerekmez mi, İslam sanatının belirgin karakteri sayılan üç boyuttan uzak durmayı seçmiş olmasını? Hareket ile sükun arasındaki altın dengeyi beklemek ve bekletmekte bulmuştur sanki. Beklemek, varlığı aşıp, yoklukta varlığı bekleyerek yeniden yaratmak, onu kendisinin kılmaktır belki de.
Yokluğunda buldum seni
…………………………
Gelme artık neye yarar
Şairin, böylesi söyleyişi yeniden yer bulur, iz kazanır. Kazanır kazanmasına da, şu üstümüze bütün cazibesiyle gelip konan, kelebek taklitleri, çağdaş hüthüt sesleri, yeni yetme Belkıs süzülüşleri, beden ve söz akrobasileri yanında, hayat cilveleriyle bizi beklemekten uzak bırakan yeni zamanlara ne söylemeli? Onun hakkı yok mu hiç? Dün mektup bekleyen, asker gözleyen, nerede konup nerede göçeceğini bilmeyen yaşanmışlıklar içinde, onların izleri duvarlarda, el içlerinde, göz pınarlarında, sandıklarda, depolarda, anılarda, şarkılarda, türkülerde gezinip dururken ve birden bire dönüp bizi yakalarken, ne söyleyecek, hangi hızla konuşacak şimdi bize kader?
Kaderin yeni sesi.
Ufuk Bozkır
Bekleyenleri bekler insan. Bekletenleri bekler. Bekler ve beklenmek ister.
İlkin anne karnından ayrılarak ebedi bir kopuş edinir. Derin ve dinmez bir yurt ve dönüş mitidir bu. Taşa inen balyozun kopardığı parçada, rüzgârın kırdığı dalda, suyun sürüklediği çöpte, samanda, güneşin denizden yükselttiği buharda bir anı, bir kader birlikteliği duyar böylece insan. Fırça fırça, çizik çizik, kelime kelime, ses ses ölümsüzleştirmek ister onu. Kopuştur gelen ve kopan korkar, vardığı yer, koptuğu yerden uzak ve yabancılıklarla dopdoludur. Daha da evvelinde, zaman ve mekan ötesi bir yerden kopar insan, tam olarak bilmediği, hiçbir zaman da bilemeyeceği ama her daim hasretini çektiği bir yerdir orası. Ve oraya dönmeyi bekler. Göğüs kafesini değil, kalbinin ta derinliklerini ağrıtan bir kopuştur bu. Ve bu kopuşun dışavurumları, şekillenmeleri, yüz değiştirmeleriyle doludur ömür ve en acıtıcı olanı da aşktır, sanatın bitmez kaynağıdır, ve farklı dillerde, farklı kelimelerle kristalize olur her daim.
Ve aşk en yüce, en zor, en ağır, en bitmez bekleme sanatıdır. Bekleme düşüncesidir.
Mesnevi baştan ayağa bir bekleyiş değil midir? Bir ayrılığın doğurduğu, büyütüp beslediği kopuş… Çile çile, gülümseyişlerin zehriyle örülmüş, akıl çürüten ateş kırbacı. Beklemek. Yunus Emre, “edep beklemek”ten söz açar. Edep ile beklemeyi iç içe geçirir.
Bütün eski savaş sanatları, cinselliği ve beden eğitimini arınma ve sanat olarak gören anlayışlar, ruh terbiyesi üzerine kurulmuş tarikatlar, yüksek sanat, din, politika özünde bekleme öğrenimi hatta eğitimi esasına dayanır. Düşmanını beklemeyi, onu bekletmeyi bilemeyen komutan zafer kazanamaz. Bütün bir ordunun değil ihtirasını, nefesini bile bekletebilendir büyük komutan. Ya, ayetlerin iniş aydınlığında, bir süreliğine de olsa bekleyişi Nebi’lerin? Açlığı bekletmek için yemeden içmekten kesiliş, ruhun gıdalanışını kılıç sesiyle kesip, ipek hışırtısıyla boğmaya benzeyen yönsüz ve zamansız bekleyişler. Öyleyse uğraşların değil sadece duyuşların da en zoru ve zorlusudur o. Bekleyen, kontrolü ele geçirir, akıp gidenin, gelip geçenin karşısında bir taş sessizliğine bürünür. Bekleyen susar. Giden konuşur. Bekleyen dikenli tel bile olsa bir zaman yünü asılı kalır orada.
Beklemek, bekleye bekleye her şeyin özüne, merkezine doğru çeker insanı. Orada, aynanın bin bir halleri gibi, tekillikten çoğunluğa, çiğlikten kurtulup olgunluğa yol alışa bir işaret vardır.
Zaman tasavvuru ve hayat algısı beklemek üzerine kuruludur medeniyetlerde.
Eski şark bir bekleme kültü yaratmıştır kendi içinde. Bu sebepten olacak ki “ Şark oturup beklemenin yeridir, biraz sabrederseniz behemahal her şey ayağınıza gelir.” der Tanpınar bir yerlerde. Şark biraz miskinlik de karışmış olsa da işin içine, Hint’ten Çin’e, Ortadoğu mistisizminden İslam tasavvufuna kadar beklemeyi bilmiş, öğrenmiş, yaşamış ve yaşatmıştır. Biraz da öyle yorumlamak gerekmez mi, İslam sanatının belirgin karakteri sayılan üç boyuttan uzak durmayı seçmiş olmasını? Hareket ile sükun arasındaki altın dengeyi beklemek ve bekletmekte bulmuştur sanki. Beklemek, varlığı aşıp, yoklukta varlığı bekleyerek yeniden yaratmak, onu kendisinin kılmaktır belki de.
Yokluğunda buldum seni
…………………………
Gelme artık neye yarar
Şairin, böylesi söyleyişi yeniden yer bulur, iz kazanır. Kazanır kazanmasına da, şu üstümüze bütün cazibesiyle gelip konan, kelebek taklitleri, çağdaş hüthüt sesleri, yeni yetme Belkıs süzülüşleri, beden ve söz akrobasileri yanında, hayat cilveleriyle bizi beklemekten uzak bırakan yeni zamanlara ne söylemeli? Onun hakkı yok mu hiç? Dün mektup bekleyen, asker gözleyen, nerede konup nerede göçeceğini bilmeyen yaşanmışlıklar içinde, onların izleri duvarlarda, el içlerinde, göz pınarlarında, sandıklarda, depolarda, anılarda, şarkılarda, türkülerde gezinip dururken ve birden bire dönüp bizi yakalarken, ne söyleyecek, hangi hızla konuşacak şimdi bize kader?
Kaderin yeni sesi.
Ufuk Bozkır
1.7.08
unuttum ....
kolundaki beni
saçındaki beyazı
yanağındaki yaşı..
unuttum..
aslında paylaşılmayan şeymiş acı
yalnızken kanayan..
nasıl dayanır insan
nasıl?
nasıl oluyor her şey..
nasıl kalınıyor çaresiz kıpırdamadan..
..
hâlâ korkuyorum
benden gitmenden..
bir gün gelecek..
eşyaların yeri değişecek
dokunduğun yerlerde hiç bir iz kalmayacak..
tozlarla birlikte gidecek bu evdeki anıların
bir gün ben de gideceğim bu evden..
belki uzaklara..
senin hiç geçmediğin yollara..
ya o zaman nolacak?
seni tamamen unutmaktan korkuyorum
ya gözümdeki yaşlar diner de
bir kez bile hatırlamadan seni,
biterse bi gün..
19.48
16.06.2008
kolundaki beni
saçındaki beyazı
yanağındaki yaşı..
unuttum..
aslında paylaşılmayan şeymiş acı
yalnızken kanayan..
nasıl dayanır insan
nasıl?
nasıl oluyor her şey..
nasıl kalınıyor çaresiz kıpırdamadan..
..
hâlâ korkuyorum
benden gitmenden..
bir gün gelecek..
eşyaların yeri değişecek
dokunduğun yerlerde hiç bir iz kalmayacak..
tozlarla birlikte gidecek bu evdeki anıların
bir gün ben de gideceğim bu evden..
belki uzaklara..
senin hiç geçmediğin yollara..
ya o zaman nolacak?
seni tamamen unutmaktan korkuyorum
ya gözümdeki yaşlar diner de
bir kez bile hatırlamadan seni,
biterse bi gün..
19.48
16.06.2008
26.5.08
o sabah farklıydı diğerlerinden
yalnız girmiştim bı şehre
aynı otobüs firmasının aynı servisiyle bir saat dolaştım sabahın serinliğinde şehrimde..
indim ve girdim sonra bahçe kapımızdan
bakmadım balkonlara
uykudaydı tüm insanlar..
anahtar kilitle buluştu sonra
bense boş bir evle..
oysa birileri olmalıydı günaydın diyecek
uyu biraz yorulmuşsundur diyecek..
balkona çıktım
tozluydu her yer..
uyumadım..
sakince kanepeye koydum kolumu
başımı yasladım oturdum öylece..
şahit istemez yokluğundaki hâlim
görmek istemez kimse kimseyi bu hâlindeyken
yollar ayrıldı daha yolun başındayken
uzaklaşma benden
aldığım her nefes
sana olan yoldaki büyük adımlarımdır..
02.09
26.05.2008
..
rüzgâr değip geçiyor şimdi,
artık dokunamadığın tenime!
20.5.08
gibi gibi..
insan kendi bilgisayarından ve evinden uzakta olunca garip hissediyo kendini. ne yazıcanı bile şaşırıyo.. çok ilginç :)
alışkanlık değiştirmek için ortam değiştirmek gerekli kanımca.. mesila şu uyku sorunuma kökten çözüm bulmam için alışkanlıklarımı burda bırakıp da diğer insanlara uysam süper olcaktı. ilk gün tamam, sonraki gün o da oldu ama işte dördüncü gün saat 12den evvel uyuyamadım ve netin başında buldum kendimi. playlist im den ve indirdiğim albümlerden uzakta, lastfm de myzest radyo istasyonunu dinleyerekten ihya oluyorum :p
reyyan'ı bugün ben uyuttum.. sadece yatağını sallamam ve telefondan dinlediğim bi kaç şarkıya eşlik etmemle gözleri kapandı. canım benim yaff nası da halasına çekmiş :p müzik kulağı var yavrumun.. ve müzikle uyumayı ve duyduğu müziğe kulak kesilmeyi biliyo :)
şimdiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii..........
günlerden çarşamba mı oldu?? --> efett..
şu elimdeki gelişim psikolojisi testlerini yarın bitirsem iyi olucak.. ne güne bilet alsam :S cumartesi kursu asmamam lazım artık.. cuma günü burdan çıksam çok mu geç olur? saat kaçta vardı ki bilet ? 10 gibi olsa sabahtan sanırım vardı öle bi otobüs. o tamam gibi.. cumaya kadar da gezeyim :D bi kültür park, yeşil cami filan yaparız heral.. gelmişken.. ımmm güzeel...
sonraaa..
bir ay kendimi tüm sosyal ortamlardan, gezip tozmaktan, filmlerden, uyumaktan, boş zaman aktivitelerinden, pineklemekten vs. soyutlamam ve iyi bi çalışma kampına girmem lazım. Allah büyük :) zararından neresinden dönsen kar değil kâr.. neysem öyle işte, yapcak bişey yok. çalışmam gerekiyii. bundan sonra geçirdiğim tatillerin bi anlamı olmalı.. mesela bi ödül gibi :) diii mi. mesila yazın kafamın bi sürü soru işaretleriyle dolu olmasındansa sadece nereye atanacağım soru işaretiyle meşgul olduğunu düşünmek daha mantıklı.. bi de farkettim de yav. dizüstü pc de yazmak daha iyimiş. buna sahip olmanın da tek yolu var yine.. ilk maaşla hemen bikaç takside girerek.. hihiihih...
üleeeeeeyy felaket şarj oldum.. yani aslında ne denir:~ şey yavv motive :)
burdan neriye selamlar.. özle tabi beni :) gelicem kıss ;) az kaldıı..
bi de bi de bi de neysee :) aklıma gelmedi..
15.5.08
Ahwak
Ahwak.
I love you.
We atmana law ansak,
And I wish if I ever forget you,
Ansa rohy wayak.
I forget my soul with you.
Wen daiet teba fadak
And if it becomes lost, it's OK,
Law tensany.
If you've forgotten me.
We ansak,
So I forget you,
watareeny bansa gafak.
And I forget all you pain.
Wa ashtak le azaby maak.
And I start longing for it again.
We alaky demooi fakrak,
And I find my tears remember you.
Warga tany.
So I return to you.
Fe loak,
At times,
El donia tegeny maak.
The whole world comes with you.
We redaha teba redak.
And its wish is your wish.
We sa-et-ha ye hoon fe hawak.
And then, maybe you will end,
Tool hermany.
Depriving my love of you.
Part 2
Ahwak.
I love you.
We atmana law ansak,
And I wish if I ever forget you,
Ansa rohy wayak.
I forget my soul with you.
Wen daiet teba fadak
And if it becomes lost, it's OK,
Law tensany.
If you've forgotten me.
We ansak,
So I forget you,
watareeny bansa gafak.
And I forget all you pain.
Wa ashtak le azaby maak.
And I start longing for it again.
We alaky demooi fakrak,
And I find my tears remember you.
Warga tany.
So I return to you.
Fe loak,
At times,
El donia tegeny maak.
The whole world comes with you.
We redaha teba redak.
And its wish is your wish.
We sa-et-ha ye hoon fe hawak.
And then, maybe you will end,
Tool hermany.
Depriving my love of you.
Part 3
We la-eek,
I dream of finding you
Mashghool we shaghelny beek.
Thinking of me, and I of you.
We einaya teegy fe eneik,
And my eyes meeting yours.
We kalamhom yeba aleik,
And the words written on your face,
Wenta dary.
While you try to hide them.
We raeek,
And I'd nourish you,
Was-ha men el leil anadeek.
Wake up from my sleep to call you.
We abaat rohy tesaheek.
And send my soul to wake you.
Om yally shaghelny beek,
So you who has stirred my soul,
Garab nary.
Try out my fire.
ne alaka oldu değil hiç de bilem...
demin farkettim çiçekleri (:
ne güsel bi üçlü oluşturmuşlar öle..
14.5.08
13.5.08
cimri -ki etek saç....
Cimri..
2. perde..
--
birbiriyle yarışır halde bi hızla beni eve getiriyor ayaklarım.. bugün kızartma kokusu duymadım ama sanırım canım patates soymak istedi.. çıtırtıların arasında makine sesi geliyo kulağıma.. gömlekler yıkanıyo olmalı.. biri düşünüp atmış.. balkonun kapısını kapatmaya gidiyorum, sandalyede oturuyor.
artık korkmuyorum..
--
saçlarım elif şafak'a benzeyince kendimi güzel hissediyorum. enteresan gerçekten.. ikinci çocuğuna hamileymiş, 'Siyah Süt' ten sonra çocuk düşünmez diye düşünmüştüm.. bir kitap daha çıkarır artık hamilelik sonrası aynı depresyon haliyle. ay ne fenayım hee. ben depresyonun eşiğinde gelip gidiyorum diye herkes de aynı çatı altındamı olsun :) bu kez iyiymiş ruh hali neyseki.
--
ben bugün niye bu kadar böyle iyi hissediyorum kendimi, bi pozitiflik hali, nası desem bi bursalı mısın kadifeli gelin çaydan mı geçtin türküsü tutturmalar, bi dizide(yaban gülü) ince giyerim ince pembe yakışır gence şarkısına eşlik etmeler, eğitim bilimleri denemesinden şimdiye kadarki en yüksek netimi çıkarmalar, gidip siyah etek almalar filan.. noluyo böyle ruh halime bilmem. bana da yaranılmıyo hiç. üzgün ol, sorgula! mutlu ol, sorgula! e zor tabi ben..
--
niye 1 senedir lastfm'de şarkı scroplatıyorum da, scroplanmayan şarkıların nasıl scroplatılacağını yeni keşfediyorum, püfff bana :)
--
devam eden satırların en güzel yanı da, parmaklarımın çözülmüş olmasını keşfetmek.. neye borçluyum bunu parmaklar?
:)
hangi kiler ayrı yazılır , mutaftaki ..
ıyyy :D
--
TDK :
Bağlaç olan ki ayrı yazılır: demek ki, kaldı ki, bilmem ki.
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.
(Mustafa Kemal Atatürk)
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli Kanık)
Ruşen Eşref Ünaydın'ın "Diyorlar ki" adlı eseri ne güzeldir!
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır: belki, çünkü, hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki. Bu örneklerden çünkü sözünde ek aynı zamanda küçük ünlü uyumuna uymuştur.
Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?
:p
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.
(Mustafa Kemal Atatürk)
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! (Orhan Veli Kanık)
Ruşen Eşref Ünaydın'ın "Diyorlar ki" adlı eseri ne güzeldir!
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Ki bağlacı, birkaç örnekte kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır: belki, çünkü, hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki. Bu örneklerden çünkü sözünde ek aynı zamanda küçük ünlü uyumuna uymuştur.
Şüphe ve pekiştirme göreviyle kullanılan ki sözü de ayrı yazılır: Babam geldi mi ki? Başbakan konuşacak mı ki?
7.5.08
one more cup of tea..
one after another..
..
kal biraz daha..
gözlerindeki hüzne biraz daha bakayım
tenim alışsın sen gitmeden hasretine biraz daha
geriye sayalım bir kaç defa daha
o an gelmeden ayrılmasın ellerimiz..
soğumasın can bedende..
biraz daha vakit geçirelim
kan damarda..
saçlar düşerken alna bir kez daha
gözlerinin içi gülsün..
erisin ruhum gözlerin kapandığında
bir fincan çay
şeker biraz daha..
16.37
07.05.2008
..
kal biraz daha..
gözlerindeki hüzne biraz daha bakayım
tenim alışsın sen gitmeden hasretine biraz daha
geriye sayalım bir kaç defa daha
o an gelmeden ayrılmasın ellerimiz..
soğumasın can bedende..
biraz daha vakit geçirelim
kan damarda..
saçlar düşerken alna bir kez daha
gözlerinin içi gülsün..
erisin ruhum gözlerin kapandığında
bir fincan çay
şeker biraz daha..
16.37
07.05.2008
5.5.08
dünyaam !
aslında hâlâ korkuyorum sessizlikten
susunca çatal
susunca ocak
susunca kalem
korkuyorum..
noluyor?
..
bir çıtırtı,
bir kıpırtı
dinlemek istemiyorum sensizliği
hiç kapanmıyor o yüzden ezgiler
ses..
şarkılarıma* sarılıyorum her an..
her an bir melodi kulağımda
yoksa kayar kulağım sensizliğe..
tahammül edemem müziksizliğe..
hangi duygumu bastırıyor bu istek acaba?
bir ihtiyaç bu..
su içmek kadar vazgeçilmezim..
nefes almak kadar lazım sanki bana..
her günüm bir şarkı..
her saatim bir beste
her dakikam bir melodi
her saniyem bir nota..
hiç susmuyor bu çığlık..
her şeyi susturuyor..
içimdeki sesleri
günün detoneliklerini
anlamsız notalarını eşyaların..
tek bir ses hakim:
şarkıların yükselip alçalan ezgisi
kalbim ruhum düşüncem içim dışım sağım solum geçmişim ânım geleceğim birer şarkı..
tuttu dört yanımı rengarenk besteler
dokunuyorum her an birinin kalbine
ben oluyorum sensiz halimin en orta yerinde..
..
*yazı esnasında kulağımdaki şarkılar :
ağlatma gelem
sevdaya inanmışsan eğer
robabeh jan
biraz kül biraz duman
to live is to die
..
01.30
05.05.2008
susunca çatal
susunca ocak
susunca kalem
korkuyorum..
noluyor?
..
bir çıtırtı,
bir kıpırtı
dinlemek istemiyorum sensizliği
hiç kapanmıyor o yüzden ezgiler
ses..
şarkılarıma* sarılıyorum her an..
her an bir melodi kulağımda
yoksa kayar kulağım sensizliğe..
tahammül edemem müziksizliğe..
hangi duygumu bastırıyor bu istek acaba?
bir ihtiyaç bu..
su içmek kadar vazgeçilmezim..
nefes almak kadar lazım sanki bana..
her günüm bir şarkı..
her saatim bir beste
her dakikam bir melodi
her saniyem bir nota..
hiç susmuyor bu çığlık..
her şeyi susturuyor..
içimdeki sesleri
günün detoneliklerini
anlamsız notalarını eşyaların..
tek bir ses hakim:
şarkıların yükselip alçalan ezgisi
kalbim ruhum düşüncem içim dışım sağım solum geçmişim ânım geleceğim birer şarkı..
tuttu dört yanımı rengarenk besteler
dokunuyorum her an birinin kalbine
ben oluyorum sensiz halimin en orta yerinde..
..
*yazı esnasında kulağımdaki şarkılar :
ağlatma gelem
sevdaya inanmışsan eğer
robabeh jan
biraz kül biraz duman
to live is to die
..
01.30
05.05.2008
3.5.08
The souls besieged by a life of transience
Those who perceive the world solely in terms of its transitory face and physical constraints can be seen, in spite of the breadth of the human conscience, to have darkened their lives by having chosen to spend it in a dungeon. Whenever they sense this constriction that they have imposed on themselves, most of them then either dwell in a dream of the past, which they consider to have been more brilliant or magnificent, or they seek consolation with a future utopia. Instead of ruling over the present blessed days and hours or imbuing these times with the color of their hearts and ascending to the expansive realms of the soul, they seek refuge in the past with the hope of consoling themselves and ignore the present and the future. Alternatively, they just try to comfort themselves in their fictitious vision of the future which has no factual base or relation with reality. It is clear that none of these bring true consolation. They do not, however, seem to understand this fact.
Certainly, the future must never be forgotten; we should always accept it as the basis for projects of construction and revival in accordance with the pattern of our shared spirit, and we should respect it. Our great past too must be remembered in a positive way; it should be considered as a reference for the sake of spiritual roots. Alongside all of this, however, we must value most highly the time in which we find ourselves and use it scrupulously. To my mind, this is the right way for some to escape the feeling of constriction which is compressing and suffocating them. For, seeking refuge in tales of the past in a pessimistic mood and cherishing inconsistent dreams about the future while ignoring facts will lead us nowhere at all. Until now, such dreams have served no purpose other than worsening our longings, our grief, and disappointment.
How bitter it is that some just waste away their lives in a tide of vain fancies, instead of overcoming the constriction and tedium of their situation by strengthening their faith and relationship with God. This life is so short and limited for people like that; it has neither width nor depth enough to satisfy their aspirations, nor does it promise any hope in terms of the immensity of human feelings. Life is extremely unreliable; it can neither be quenched, nor does it consent to feed others till they are satisfied. It is not clear whether you can really possess it. You carry it on your shoulders for a lifetime, and then it just departs at an unknown turn without bidding farewell. Yes, no one holds a promissory note showing how long they will spend in this world. It is uncertain whether we can really rely on that term we all know, “average life expectancy.” Any morning or evening, or any other time of the day, while minding our own business, or preoccupied with something, unaware of the surprise to come, while walking down the street, without being given a chance to organize ourselves, we can suddenly just be dismissed from this world. As Yunus Emre, the Sufi poet, says,
They will put you in a coffin,
And lower it into darkness,
Without anybody going along with you,
You will be committed to the ground.
Everything finishes for us as we go into the grave; we make a break with what we have left behind, everything, including all our belongings and our children. Those who are still alive, crying out in their grief or running to the funeral, are faced with nothingness.
Oddly enough, we never take this end into account. In this respect, a particular life, a combination of a thousand factors, which has continued up to a certain day and which was expected to come to a result, is never possible again. Now, the book of personal accounts is closed, and a new stage in the accounting procedures, over and above all others, begins. We can call it the farewell to everything: to life, to beauty, to what we enjoy so much, to all the hopes and expectations which are now setting.
In this state, where all desires fade away, where all dreams vanish, where all hopes subside, where all sadness grows darker, and where all ideals turn into a broken dream, any person—no matter who—will feel thoroughly shaken. Maybe they fall to their knees, but there is not much that can be done anymore. As they see themselves topple over and be buried under the ground, they become gloomily pensive, moaning in desperation and sweating with the thought that they too will perish like everything else; they moan as their crystal palaces shatter, as their dreams are overturned and as joyful laughter, loving and being loved, and enjoyment of life all come to an end. Now the winds of autumn moan within their soul, and to them, every gusting wind sounds out the emptying of life everywhere. With such a feeling of emptiness, all the philosophies, civilizations, and cultures which we can describe as the order that is woven from common feelings, thoughts and the experiences of millions—maybe billions—of people, merely flow into the same vague and indefinite void. Newcomers are no more than shadows and those departing disappear into disordered dreams. Hollow frames, blurry lines, and cold absence replace all vital activities and all that which once seemed rose-colored.
The beauties which were always enwrapped in colors no longer shine, neither is there a sign of the brilliant faces, nor a trace of the tempting attractions he or she once knew; now the end of this fleeting world is apparent, and the most lovely faces are like autumn leaves on the path that has been stamped out by non-existence.
To some, the cavities opened in a person’s soul by death are so deep that, just as all souls who set off to such a void quake at their own non-existence, they too are startled by other people, nations, and even all existences and universes that pour into nothingness; they go through horrors. These people always play tunes of longing and grief; woeful sighs are heard around them all the time. Their dark atmosphere echoes with complaints about having come to this wilderness.
Be they young or old, such grief and disappointment are inevitable for those who lead a life confined to the limits of the body and the material world. Alcohol, gambling, entertainment, and leading a heedless life may provide some with temporary comfort in a state of oblivion, but they hold absolutely nothing to offer in the name of happiness. On the contrary, the usual condition of those who are addicted to such activities is nothing but stress, madness, misery, and frenzy. They writhe in successive afflictions every moment; they constantly suffer the darkest moods and enter delirious states.
Faith, hope, and breadth of conscience are what free people from their own constraints and carry them round the comforting and spacious realms of the soul; they enable everybody to take a relieving breath by dispersing the haze and clouds of heresy, unbelief, doubt, and hesitation; they turn dungeons into palaces and make one aware of the heavenly breezes; they elevate petty humankind to an expanse equal to and even transcending universes.
Whether it will be possible to explain this to those who are entangled in bodily existence and unable to see the vastness within their souls, I do not know.
Certainly, the future must never be forgotten; we should always accept it as the basis for projects of construction and revival in accordance with the pattern of our shared spirit, and we should respect it. Our great past too must be remembered in a positive way; it should be considered as a reference for the sake of spiritual roots. Alongside all of this, however, we must value most highly the time in which we find ourselves and use it scrupulously. To my mind, this is the right way for some to escape the feeling of constriction which is compressing and suffocating them. For, seeking refuge in tales of the past in a pessimistic mood and cherishing inconsistent dreams about the future while ignoring facts will lead us nowhere at all. Until now, such dreams have served no purpose other than worsening our longings, our grief, and disappointment.
How bitter it is that some just waste away their lives in a tide of vain fancies, instead of overcoming the constriction and tedium of their situation by strengthening their faith and relationship with God. This life is so short and limited for people like that; it has neither width nor depth enough to satisfy their aspirations, nor does it promise any hope in terms of the immensity of human feelings. Life is extremely unreliable; it can neither be quenched, nor does it consent to feed others till they are satisfied. It is not clear whether you can really possess it. You carry it on your shoulders for a lifetime, and then it just departs at an unknown turn without bidding farewell. Yes, no one holds a promissory note showing how long they will spend in this world. It is uncertain whether we can really rely on that term we all know, “average life expectancy.” Any morning or evening, or any other time of the day, while minding our own business, or preoccupied with something, unaware of the surprise to come, while walking down the street, without being given a chance to organize ourselves, we can suddenly just be dismissed from this world. As Yunus Emre, the Sufi poet, says,
They will put you in a coffin,
And lower it into darkness,
Without anybody going along with you,
You will be committed to the ground.
Everything finishes for us as we go into the grave; we make a break with what we have left behind, everything, including all our belongings and our children. Those who are still alive, crying out in their grief or running to the funeral, are faced with nothingness.
Oddly enough, we never take this end into account. In this respect, a particular life, a combination of a thousand factors, which has continued up to a certain day and which was expected to come to a result, is never possible again. Now, the book of personal accounts is closed, and a new stage in the accounting procedures, over and above all others, begins. We can call it the farewell to everything: to life, to beauty, to what we enjoy so much, to all the hopes and expectations which are now setting.
In this state, where all desires fade away, where all dreams vanish, where all hopes subside, where all sadness grows darker, and where all ideals turn into a broken dream, any person—no matter who—will feel thoroughly shaken. Maybe they fall to their knees, but there is not much that can be done anymore. As they see themselves topple over and be buried under the ground, they become gloomily pensive, moaning in desperation and sweating with the thought that they too will perish like everything else; they moan as their crystal palaces shatter, as their dreams are overturned and as joyful laughter, loving and being loved, and enjoyment of life all come to an end. Now the winds of autumn moan within their soul, and to them, every gusting wind sounds out the emptying of life everywhere. With such a feeling of emptiness, all the philosophies, civilizations, and cultures which we can describe as the order that is woven from common feelings, thoughts and the experiences of millions—maybe billions—of people, merely flow into the same vague and indefinite void. Newcomers are no more than shadows and those departing disappear into disordered dreams. Hollow frames, blurry lines, and cold absence replace all vital activities and all that which once seemed rose-colored.
The beauties which were always enwrapped in colors no longer shine, neither is there a sign of the brilliant faces, nor a trace of the tempting attractions he or she once knew; now the end of this fleeting world is apparent, and the most lovely faces are like autumn leaves on the path that has been stamped out by non-existence.
To some, the cavities opened in a person’s soul by death are so deep that, just as all souls who set off to such a void quake at their own non-existence, they too are startled by other people, nations, and even all existences and universes that pour into nothingness; they go through horrors. These people always play tunes of longing and grief; woeful sighs are heard around them all the time. Their dark atmosphere echoes with complaints about having come to this wilderness.
Be they young or old, such grief and disappointment are inevitable for those who lead a life confined to the limits of the body and the material world. Alcohol, gambling, entertainment, and leading a heedless life may provide some with temporary comfort in a state of oblivion, but they hold absolutely nothing to offer in the name of happiness. On the contrary, the usual condition of those who are addicted to such activities is nothing but stress, madness, misery, and frenzy. They writhe in successive afflictions every moment; they constantly suffer the darkest moods and enter delirious states.
Faith, hope, and breadth of conscience are what free people from their own constraints and carry them round the comforting and spacious realms of the soul; they enable everybody to take a relieving breath by dispersing the haze and clouds of heresy, unbelief, doubt, and hesitation; they turn dungeons into palaces and make one aware of the heavenly breezes; they elevate petty humankind to an expanse equal to and even transcending universes.
Whether it will be possible to explain this to those who are entangled in bodily existence and unable to see the vastness within their souls, I do not know.
m.fethullah gülen..
30.4.08
yAKIN öLÜM
en sonunda akla gelir,gözlerden uzakta.
Gönül arzulamaz,
can ürker,
ten dokunmak istemez.
Ne ki son,
her an yanıbaşımızda
bir lezzetin bitişi gibi,
araya giren ayrılık gibi,
taş gibi katı, su gibi gerçek,
ışık kadar orta yerde,
ve toprak kadar yakın.
Yakın ölüm
ölüm yakın...
Her an biraz daha toprak,
her an biraz daha komşu,
ölüme nişanlıyız,
doğduk bir kere,
geldik, gidiyoruz...
Elde kalan kum fırtınası
ve bir avuç dua
ve bir melek yakınlığı...
sENAİ dEMİRCİ
(cAN kIRIĞI kİTABI'NDAN)
27.4.08
26.4.08
24.4.08
19.4.08
..geçiş..
sözler mânâya ulaşmadan noktalı.
harfler daha seni söylemeden öksüz..
aydınlığıma giden yolda toprak oluyorum..
yağınca besleniyorum..
belki ikinci kez
doğuyorum..
orda senleşiyor
büyüyorum..
karışıyor her şey..
seni çağırıyorum,
yağıyor...
01.03
***
garip..
seni düşünmek.
yürümek.
yemek.
gülmek.
her şey çok garip..
yaşamak.
özlemek.
istemek .
silmek.
seni siliyor hücrelerim
tek
tek..
her parçanı götürüyor
yavaş
yavaş..
kalmıyorsun..
eksiliyorum..
farkında değilim
gidiyorsun..
garip...
her şey çok garip..
ölmek..
bırakmak..
...
..
.
01.53
***
duraksın gülüşlerime.
perdesiz sesleniyorum susuşlarıma
es olup geliyorsun
en sen yanıma..
çevirdiğim kilitlere söylüyorum
gelmeyeceğini..
ördüğüm duvarlara
senin bıraktığın
masumiyet ve hüzün harcından katıyorum...
hee yakam sana bakıyor..
maddîleşiyor yokluğun her an..
an be an
aşınıyor senli yanlarım
sadece sen olmaya başlıyor
ben adıyla..
alışıyor bedenim hasretine toprağa..
02.19
***
vicdanım hapsinde sensizliğe alışmak hapisanesinin..
demir parmaklık yok..
gardiyan yok..
bilmem ne kadar sürer hükmüm..
özgürlük le
sensizlik arasındayım..
esaretim bedelini,
bekleyiş,
özlemek,
ve sabretmekle ödüyor..
öyle işte..
02.30
19.04.2008
nzn
10.4.08
Dua Göğü
İncecik fısıltılarımı gizli saklı yakarışlarımı koynunda ninnileyen gök/çe topraksın Sen.
Fanilik sancılarımdan taşı(r)dığım, ayrılık dertlerimden s/aldığım yağmurları göğe yükselten kutlu güneşsin Sen.
Varlığımın titrek kanatlarını ebedî kabullenişin seccadesinde yatıştıran serin rüzgarsın Sen.
Özlemlerimin kırgın bakışlarını sonsuzluk semasının ufkuna taşıyan rahmet ışığısın Sen.
Kirli paslı kalıbımı sorgusuz sualsiz itaat kalıbında yoğura yoğura temize çeken mahbubiyet elisin Sen.
Boynu bükük yakarışlarımı, yüzü yerde arzularımı şeksiz şüphesiz makbul olan nefesine dolayıp okşayan şefkat fısıltısısın Sen.
Bir denizi kağıda döker gibi, göğü avuçlarıma indirir gibi, dudağımda inciler büyütür gibi, sesime sesin dokunur gibi salavatlarca tebessümünü gördüğüm aşinalık vechesisin Sen.
Dua göğüm, muştu güneşim, teselli yağmurum, muhabbet meltemim; ne hoş duruyorsun aramızda, yanımızda, yöremizde.
Merhamet durağım, metanet sığınağım, huzur barınağım, hep yüzüne yüzüne vardığım Efendim; ne çok oluyorsun dillendiremediğim hayranlıkların arefesinde, yetişemediğim minnettarlıkların zirvesinde…
Senin ubudiyetinin toprağına attığım tohumlar gibidir kalpsiz secdelerim.
Senin mahbubiyetinin denizine akıttığım nehirler gibidir arsız isteyişlerim.
Senin miracının göğüne dal budak, salkım saçak uzattığım ağaçlar gibidir dilsiz dualarım.
Sözümü miraca eriştiren Efendim.
Sesimi duaya yetiştiren Efendim.
Yüzümü secdeye bitiştiren Efendim.
Yüz buldumsa varlığa, Senin Yüz’ünden Efendim.
Yakınlığından seslenirim.
Söz oldumsa Var Eden’e, Sana inen Söz’den Efendim.
Yakınlığından nefeslenirim.
Yüz’lerce sâlât ve Söz’lerce selam Efendim.
Şükür ki bu paslı dudağa emanettir Sana verilecek selamlar.
Şükür ki bu kirli dile değmektedir Sana edilecek salatlar.
Sesimi çoğaltan, sözümü yükselten
aczimi ve fakrımı Kadir-i Rahîm’in dergahına taşıran “Dua Göğü”m
Efendim.
Dr. Senai Demirci
Fanilik sancılarımdan taşı(r)dığım, ayrılık dertlerimden s/aldığım yağmurları göğe yükselten kutlu güneşsin Sen.
Varlığımın titrek kanatlarını ebedî kabullenişin seccadesinde yatıştıran serin rüzgarsın Sen.
Özlemlerimin kırgın bakışlarını sonsuzluk semasının ufkuna taşıyan rahmet ışığısın Sen.
Kirli paslı kalıbımı sorgusuz sualsiz itaat kalıbında yoğura yoğura temize çeken mahbubiyet elisin Sen.
Boynu bükük yakarışlarımı, yüzü yerde arzularımı şeksiz şüphesiz makbul olan nefesine dolayıp okşayan şefkat fısıltısısın Sen.
Bir denizi kağıda döker gibi, göğü avuçlarıma indirir gibi, dudağımda inciler büyütür gibi, sesime sesin dokunur gibi salavatlarca tebessümünü gördüğüm aşinalık vechesisin Sen.
Dua göğüm, muştu güneşim, teselli yağmurum, muhabbet meltemim; ne hoş duruyorsun aramızda, yanımızda, yöremizde.
Merhamet durağım, metanet sığınağım, huzur barınağım, hep yüzüne yüzüne vardığım Efendim; ne çok oluyorsun dillendiremediğim hayranlıkların arefesinde, yetişemediğim minnettarlıkların zirvesinde…
Senin ubudiyetinin toprağına attığım tohumlar gibidir kalpsiz secdelerim.
Senin mahbubiyetinin denizine akıttığım nehirler gibidir arsız isteyişlerim.
Senin miracının göğüne dal budak, salkım saçak uzattığım ağaçlar gibidir dilsiz dualarım.
Sözümü miraca eriştiren Efendim.
Sesimi duaya yetiştiren Efendim.
Yüzümü secdeye bitiştiren Efendim.
Yüz buldumsa varlığa, Senin Yüz’ünden Efendim.
Yakınlığından seslenirim.
Söz oldumsa Var Eden’e, Sana inen Söz’den Efendim.
Yakınlığından nefeslenirim.
Yüz’lerce sâlât ve Söz’lerce selam Efendim.
Şükür ki bu paslı dudağa emanettir Sana verilecek selamlar.
Şükür ki bu kirli dile değmektedir Sana edilecek salatlar.
Sesimi çoğaltan, sözümü yükselten
aczimi ve fakrımı Kadir-i Rahîm’in dergahına taşıran “Dua Göğü”m
Efendim.
Dr. Senai Demirci
9.4.08
hayatımın hangi dönemini yaşıyorum bilmiyorum. kış mı yoksa bahar mı. ama sensizliğimin ilk ayı. "Eline sağlık!" demeden geçen bir ay.. kapının zilini çaldığımda benim geldiğimi tahmin edebildiği halde "kim o?" diyen sesi duymadan geçirdiğim günler.. "neler vardı daha göreceğin" demenin kadere inanmak la ters düşmek olduğunu bildiğimden, düşünmüyorum neler yaşayamadığımızı birlikte.. gideceğini söylemeden gidişlerden seninki. bilen yok ki ne zaman gideceğini..
boğazımda bir düğüm gidişin..
çözmeye hiç çalışmadığım..
bazen bir satırda buluyorum seni, bazen bir ezgi bazense bir eşyada, bir yüzde, bir yudum, bir dokunuş..
her şeyim senmişsin gibi sanki.. bakıyorum sen, bakıyorum yokluğun.. sonra işte bir cümle :
"insan olmanın sırrı, sabır testisinden şükür içmektir." diye fısıldıyor bıraktığın düğüme.. bir daha okuyorum.. sabırsın sen bu cümlede, şükrü müjdeliyorsun aynı zamanda.. sabret gönül, şükret!
ki varsın, insansın..
bir melodi düşüyor kulağıma kendi sesimden..
yaralı kalbim..savrulup git sen derüzgara! Ağla, mazidir şimdi senin olan.. hadi diyorsun gel artık içeri.. hiç gitmemişsin gibi sesin, hadi gel diyor..
bakıyorum.. çiçeğin saksısında kalmış tembihin : "dibinden su ver, kurutma emi!"
bir düğüm daha atılıyor boğazıma.. hepsi sensin, çözmek istemiyorum..
tepsiye 3 çay bardağıkoyduğumda yakalıyor beni gidişin.. babama bakıyorum, o gün aklıma geliyor.. hiç sessiz oldu biliyomusun.. ne desem tamam diyor, belli ki onun dayok tadı tuzu..
artık her gece duamsın..
uyandığımda seninleyim..
["İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.."]
03.33
09.04.2008
boğazımda bir düğüm gidişin..
çözmeye hiç çalışmadığım..
bazen bir satırda buluyorum seni, bazen bir ezgi bazense bir eşyada, bir yüzde, bir yudum, bir dokunuş..
her şeyim senmişsin gibi sanki.. bakıyorum sen, bakıyorum yokluğun.. sonra işte bir cümle :
"insan olmanın sırrı, sabır testisinden şükür içmektir." diye fısıldıyor bıraktığın düğüme.. bir daha okuyorum.. sabırsın sen bu cümlede, şükrü müjdeliyorsun aynı zamanda.. sabret gönül, şükret!
ki varsın, insansın..
bir melodi düşüyor kulağıma kendi sesimden..
yaralı kalbim..savrulup git sen derüzgara! Ağla, mazidir şimdi senin olan.. hadi diyorsun gel artık içeri.. hiç gitmemişsin gibi sesin, hadi gel diyor..
bakıyorum.. çiçeğin saksısında kalmış tembihin : "dibinden su ver, kurutma emi!"
bir düğüm daha atılıyor boğazıma.. hepsi sensin, çözmek istemiyorum..
tepsiye 3 çay bardağıkoyduğumda yakalıyor beni gidişin.. babama bakıyorum, o gün aklıma geliyor.. hiç sessiz oldu biliyomusun.. ne desem tamam diyor, belli ki onun dayok tadı tuzu..
artık her gece duamsın..
uyandığımda seninleyim..
["İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.."]
03.33
09.04.2008
26.3.08
hüznü kalbime koyan Allah'ın adıyla..
misafiriniziz dünyada,
unutmuş gideceğimizi,
bir ahu vah'tayız,
bir telaş,
bir acele..
arzularımız yerine getirmekle azalmıyor..
biri..
hemen ardından diğeri..
yetmiyor yerimiz, yurdumuz, çevremiz..
bitmiyor kavgalar, savaşlar..
neden burdayız unuttuk..
güzeldi ışıklar,
renkler,
güller,
gülüşler..
söndü bir gün ışığımız,
siyaha döndü renkler,
güller soldu,
gülüşler hüzünle doldu..
her şey sebepler içinde..
biri çekilirken dünyadan sessizce ebedî istirahatgâhına,
vesile oluyor birkaç dünyalının masum uykusundan uyanmasına..
yeniden merhaba hayat!
ben geldim..
02.06
26.03.2008
23.3.08
"insanı ürküten bir sessizlik hakimdi koridorlarda,
insanı sağır edecek kadar güçlü,
içten, yürekten,
yürek yakan yürekten gelen bir ağıt"
insanı sağır edecek kadar güçlü,
içten, yürekten,
yürek yakan yürekten gelen bir ağıt"
korkuyorum..
nerdesin?
yüreğimde bir korku, çıkmıyor o derinlikten..
sessizliği bozsun diye açtım : breaking the silence - lorenna mckennit..
en azından rüzgarın uğultusunu bastırdı, kapıyı yoklayan, sonra vazgeçip giden rüzgarın.. gelsene rüzgar, al beni de götür gittiğin yere.. denizlerin olduğu serinliğe.. uçsuz bucaksız gökyüzüne, alanlara, sıra dağlara, sesizliğe, hiçliğe...
sessizliği bozsun diye açtım : breaking the silence - lorenna mckennit..
en azından rüzgarın uğultusunu bastırdı, kapıyı yoklayan, sonra vazgeçip giden rüzgarın.. gelsene rüzgar, al beni de götür gittiğin yere.. denizlerin olduğu serinliğe.. uçsuz bucaksız gökyüzüne, alanlara, sıra dağlara, sesizliğe, hiçliğe...
20.3.08
bugün!
evde yapcak bişi bulamayınca karşı komşuya bari gidelim dedik yemeği yiyip.. yalnız karşı komşu tabiri yetersiz kalıcak gibi, hayriye ve ayşe nenelere desek belki daha doğru olur.. biri 80 biri 83 yaşında iki kardeş bahsettiklerim. eşleri olmadığından birlikte yaşıyolar. en son ramazan bayramında annemle gitmiştik şeker nenelere :) allahım bi sevindirik oluyolar gittik diye. bugün yine, nerden aklına geldi babanneni getirmek diyo bana. canım ya, hep aklımdalar aslında. yalnızlıklarını azaltsam diyorum gidip de..
bize gelen misafirlerden merdivenleri çıkmayı başaran yaşlılar, genelde "ah yavruuuuuum, hiç yaşlanmayııııın, hep böle kalınnn!" diyolar ya, ne fayda, hepimizin olacağı o, belki onlar kadar da yaşayamıcaz.
neysem ayşe nenem duymuyo tabi konuşulanları, bu da yaşlılığın bi ibaresi.. el çırpıyo, hayriye teyze de ona anlatıyo kısaca :) düşününce ne kötü, tv'yi kısık sesle izlemeyi denemek lazım, bi de ne konuştuklarını merak ettiğin bir program olmalı..
ayşe nenem yürüyemiyo zaten, hayriye nenem de bayramda gittiğimizde emekliyodu,ilaçlar sayesinde, az buçuk yürümeye başlamış.. ee zor yürüyen bi insanın süpürge tuttuğunu düşünemezsiniz :p yazık ayşe nenem, kiracısından rica etti,o süpürdü ben de toz filan aldım.. nenemlerin salonda bi kitaplık gördüm, içinde envai çeşit kitap.. nöroloji, nöroşirürji, kulak burun boğaz, patoloji, anatomi vs. anladınığınız üzere tıpta okuyan biri var yakınlarda. hayriye nenenin torunu olurmuş kendileri..
bi sürü
kitabı bırakmış gitmiş. e dururmuyum, o kadar hastane geçmişimiz var, karıştırdım deştim biraz, işime yarıycakları aldım, çay içerken göz gezdirdim. baktım olmıycak, nenemlerle muhabbete devam edip, kitapları eve götürmeye karar verdim.. birinden bir altta eklediğim ataol behramoğlu'nun(yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var - toplu şiirleri 2) bir yazısı çarptı gözüme: Annem Yok Artık..
bize gelen misafirlerden merdivenleri çıkmayı başaran yaşlılar, genelde "ah yavruuuuuum, hiç yaşlanmayııııın, hep böle kalınnn!" diyolar ya, ne fayda, hepimizin olacağı o, belki onlar kadar da yaşayamıcaz.
neysem ayşe nenem duymuyo tabi konuşulanları, bu da yaşlılığın bi ibaresi.. el çırpıyo, hayriye teyze de ona anlatıyo kısaca :) düşününce ne kötü, tv'yi kısık sesle izlemeyi denemek lazım, bi de ne konuştuklarını merak ettiğin bir program olmalı..
ayşe nenem yürüyemiyo zaten, hayriye nenem de bayramda gittiğimizde emekliyodu,ilaçlar sayesinde, az buçuk yürümeye başlamış.. ee zor yürüyen bi insanın süpürge tuttuğunu düşünemezsiniz :p yazık ayşe nenem, kiracısından rica etti,o süpürdü ben de toz filan aldım.. nenemlerin salonda bi kitaplık gördüm, içinde envai çeşit kitap.. nöroloji, nöroşirürji, kulak burun boğaz, patoloji, anatomi vs. anladınığınız üzere tıpta okuyan biri var yakınlarda. hayriye nenenin torunu olurmuş kendileri..
kitabı bırakmış gitmiş. e dururmuyum, o kadar hastane geçmişimiz var, karıştırdım deştim biraz, işime yarıycakları aldım, çay içerken göz gezdirdim. baktım olmıycak, nenemlerle muhabbete devam edip, kitapları eve götürmeye karar verdim.. birinden bir altta eklediğim ataol behramoğlu'nun(yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var - toplu şiirleri 2) bir yazısı çarptı gözüme: Annem Yok Artık..
diğer kitabı açtım ( Albert Camus - Yabancı) : "Bugün annem öldü. Beldi de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım : 'Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak. Saygılar.' diyordu. Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür. ......" diye başlıyor :O yani ben napiyim
bir diğer kitap -deli misin demeyin- Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, derdime deva arıyorum ya !
bi de yeşillik olsun diye Orhan Veli bütün şiirlerini almışım. yeşillik derken renklensin bakımından, orhan veli kim ben kim yoksa, ne haddime!!
bahsetmediğim son kitap da dün evden bulup çıkarmış olduğum: Kitap ve Sünnet Perspektifinde KADER kitabı.. hepsini eşgüdümlü okuyabilir miyim bilmem.. zaten benim başka işim yok, yemek yapayım, bulaşıkları yerleştireyim, çamaşır toplayıp, pirinç seçeyim, kitap okuyup blog doldurayım.. hayatın hengamesinde tam isteklerim, yapacaklarım, gezeceklerim, alacaklarım... derken, toz duman oluo her yer, bakıyosun elin bomboş, sana verilenler haricinde hiçbir şeyden nasiplenemiyosun.. ve gecenin bi vakti, ışığı açıp, kaağıt kalem bulmak yerine, mesaj oluştur diyerek başlıyosun yazmaya :
'Ağlamamayı öğrenmeliyim artık. sırf senin için. üzgün olsam da gülümserdim ya sana, sen de üzülmeyesin diye. işte öyle.. insan bazen mecbur kalıyormuş, seçenek sunulmaksızın önüne, kabulleniyormuş başına geleni, öğretti gidişin.. ruhum seni arar seni anar artık . sana geldiğim gün, o gün Allah'a vardığım gün olacak, ararsam seni o güruhta, bul beni! yine sarıl bana.. sımsıkı..'
Annem Yok Artık
Annem yok artık. Beni düşünen kalbi yok. Bitti.
Umutsuz olmak istemiyorum. Umutsuzluğun bir çıkar yol olmadığını biliyorum. Annem yok artık, yeryüzü çok gördü onu, kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını çok gördü.
dalgın yüreğini çok gördü, bizim için çarpan, kaygılarla dolu yüreğini.
Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi. İşte geldim çocuklar demeyecek, nasılsın yavrum demeyecek, sobanın yanına oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını,
Sabah kahvaltılarının masası olmayacak artık, yine gel demeyecek, çıkarken ben kapıdan, çıkıp karanlığa karışırken
Yeni bir dönemi başladı ömrümün, annemin olmadığı dönemi, onu yüreğimin üstüne nasıl bastırmak istediğimi bilemeyecek artık
Gençlik dönemleri bir şey anlatmıyor bana, aklımda hep son dönemlerinin annemi
Hayatım sürüp gidecek, annem olmadan, çocuklarım olduğunda onlara annemi anlatabileceğim sadece
Fotoğraflarına bakacaklar, ufarak, biraz mahzunca bir kadın
Küçücük tozlu pabuçlarıyla merdivenleri merdivenleri tırmanıp kapımı açıp girmeyecek
Yüreği dopdolu, trafikten insanlardan şaşkın, kocasına sığınan biraz bütün fotoğraflarında
Hayatım rüzgâr gibi akıp geçiyor, uğultulu bir rüzgâr gibi akıp geçiyor hayatım
Annem diyemeyeceğim artık bir başkasına, sesimin anneme seslenirkenki tonuyla
Tatil dönüşlerinde annemin uğrayacağım evi yok, beni seven birileri olacak mı yine de
Gidip koşulsuz uzanacağım bir yatak, saçlarımı okşayacak bir el
Ama ben anneme de bütün bütüne hiçbir zaman bırakamadım kendimi
Saçlarımı okşarken, yorulur şimdi, bırakır şimdi diye düşünürdüm
Ve çılgınca yaramaz, beyni boş denecek kadar yaramaz, ve hastalıklı denecek kadar duyarlıklı bir çocuktum çocukluğumda da
Dizlerine oturduğum bir gün, indim utanarak, kısa pantolonumdan fırlayan ve bana artık çok büyümüş gelen dizlerimle
Oysa ilk okul ikide ya var ya yoktum daha
O zaman tanıdım sonsuz geniş caddelerini Kars'ın, sonsuz geniş göğünü ve o zamanlardan kaldı yüreğimde sonsuz bir uçurum duygusu
Annem hiç bir zaman bilmedi bunları, yüreği büyümüş bir çocuktum ben, gizli gizli ne kadar çok ağladım, bir gün öleceğini düşünerek onun
Annem yok artık, onun yüreğindeki ben de yokum, yani annemle tanımlanan ben de öldüm onunla
Şimdi yeni bir tanıma alıştırmalıyım kendimi, şimdi ben kendimi düşünmezken bile kim düşünür beni
Umutsuz olmamak gerektiğini biliyorum, bu acımasız gecede
Yazgı diye bir şey yok, içinde yaşadığımız bu toplum öldürdü annemi
Çarpıntılarla hırpalanan yüreği dayanamayıp parçalandı sonunda
Şimdi toprak dolar gözlerine, artık istese de kımıldayamaz, yokluk esir aldı onu
Bağladı ellerini kollarını sessizlik, çaresiz bile değil artık
Bir çocuk gibi korunmasız, karıştı bin yılın ölüsüne
Ama onun umutları benim de umutlarım olacak bundan böyle, çaresizleri korurken annemi de korumuş olacağım biraz
O dilediğince yaşayamadı ömrünü, varlığını özgürce geliştiremedi
Ama bütün insanlar varlıklarını özgürce geliştirebilecekler bir gün ve annemi hiçbir zaman unutmayacağım
Her ölüm kahramancadır, annem hepimizden önce yaşadı bu kahramanlığı
Ey benim yüreğim, güç ver bana, ey hayat güç ver bana, anneme yaraşan şiirler söyleyim
Boşuna yaşamış olmasın o, sonsuzlaşsın, içten, pürüzsüz dizelerimle
Nasıl acı duyarsa mağara adamı, nasıl çıkarsa ölçüsüz haykırışlar gırtlağından
Öyle bağırayım ben de, sonsuzlaşsın yüreğim, bütün insanlara sevgiler taşıyacak kadar
Ve öylesine güzelleşsin ki her şey, öylesine erisin ki yumuşak bir ışıkta
Öylesine bilgeleşeyim, öylesine sevgiyle dolsun ki kalbim, ölürken annemleşeyim
Biliyorum var olmaz bir daha yok olan şeyler, umurumda değil biçim değiştirişi maddenin, ruh diye bir şey de yok
Ama gizli sevgiler bulunup çıkarılırsa yüreklerinden insanların
Çıkarılırsa karanlığından unutuşun yaşanmış olan şeyler
Ve tek bir insan yüreği gibi çarparsa bir gün insanlık,
Hiçbir şey yok olmamış olacaktır, dönüşerek sonsuz, büyük, ve bütün zamanları birleştiren bir sevgiye
(1976)
Ataol Behramoğlu
Umutsuz olmak istemiyorum. Umutsuzluğun bir çıkar yol olmadığını biliyorum. Annem yok artık, yeryüzü çok gördü onu, kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını çok gördü.
dalgın yüreğini çok gördü, bizim için çarpan, kaygılarla dolu yüreğini.
Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi. İşte geldim çocuklar demeyecek, nasılsın yavrum demeyecek, sobanın yanına oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını,
Sabah kahvaltılarının masası olmayacak artık, yine gel demeyecek, çıkarken ben kapıdan, çıkıp karanlığa karışırken
Yeni bir dönemi başladı ömrümün, annemin olmadığı dönemi, onu yüreğimin üstüne nasıl bastırmak istediğimi bilemeyecek artık
Gençlik dönemleri bir şey anlatmıyor bana, aklımda hep son dönemlerinin annemi
Hayatım sürüp gidecek, annem olmadan, çocuklarım olduğunda onlara annemi anlatabileceğim sadece
Fotoğraflarına bakacaklar, ufarak, biraz mahzunca bir kadın
Küçücük tozlu pabuçlarıyla merdivenleri merdivenleri tırmanıp kapımı açıp girmeyecek
Yüreği dopdolu, trafikten insanlardan şaşkın, kocasına sığınan biraz bütün fotoğraflarında
Hayatım rüzgâr gibi akıp geçiyor, uğultulu bir rüzgâr gibi akıp geçiyor hayatım
Annem diyemeyeceğim artık bir başkasına, sesimin anneme seslenirkenki tonuyla
Tatil dönüşlerinde annemin uğrayacağım evi yok, beni seven birileri olacak mı yine de
Gidip koşulsuz uzanacağım bir yatak, saçlarımı okşayacak bir el
Ama ben anneme de bütün bütüne hiçbir zaman bırakamadım kendimi
Saçlarımı okşarken, yorulur şimdi, bırakır şimdi diye düşünürdüm
Ve çılgınca yaramaz, beyni boş denecek kadar yaramaz, ve hastalıklı denecek kadar duyarlıklı bir çocuktum çocukluğumda da
Dizlerine oturduğum bir gün, indim utanarak, kısa pantolonumdan fırlayan ve bana artık çok büyümüş gelen dizlerimle
Oysa ilk okul ikide ya var ya yoktum daha
O zaman tanıdım sonsuz geniş caddelerini Kars'ın, sonsuz geniş göğünü ve o zamanlardan kaldı yüreğimde sonsuz bir uçurum duygusu
Annem hiç bir zaman bilmedi bunları, yüreği büyümüş bir çocuktum ben, gizli gizli ne kadar çok ağladım, bir gün öleceğini düşünerek onun
Annem yok artık, onun yüreğindeki ben de yokum, yani annemle tanımlanan ben de öldüm onunla
Şimdi yeni bir tanıma alıştırmalıyım kendimi, şimdi ben kendimi düşünmezken bile kim düşünür beni
Umutsuz olmamak gerektiğini biliyorum, bu acımasız gecede
Yazgı diye bir şey yok, içinde yaşadığımız bu toplum öldürdü annemi
Çarpıntılarla hırpalanan yüreği dayanamayıp parçalandı sonunda
Şimdi toprak dolar gözlerine, artık istese de kımıldayamaz, yokluk esir aldı onu
Bağladı ellerini kollarını sessizlik, çaresiz bile değil artık
Bir çocuk gibi korunmasız, karıştı bin yılın ölüsüne
Ama onun umutları benim de umutlarım olacak bundan böyle, çaresizleri korurken annemi de korumuş olacağım biraz
O dilediğince yaşayamadı ömrünü, varlığını özgürce geliştiremedi
Ama bütün insanlar varlıklarını özgürce geliştirebilecekler bir gün ve annemi hiçbir zaman unutmayacağım
Her ölüm kahramancadır, annem hepimizden önce yaşadı bu kahramanlığı
Ey benim yüreğim, güç ver bana, ey hayat güç ver bana, anneme yaraşan şiirler söyleyim
Boşuna yaşamış olmasın o, sonsuzlaşsın, içten, pürüzsüz dizelerimle
Nasıl acı duyarsa mağara adamı, nasıl çıkarsa ölçüsüz haykırışlar gırtlağından
Öyle bağırayım ben de, sonsuzlaşsın yüreğim, bütün insanlara sevgiler taşıyacak kadar
Ve öylesine güzelleşsin ki her şey, öylesine erisin ki yumuşak bir ışıkta
Öylesine bilgeleşeyim, öylesine sevgiyle dolsun ki kalbim, ölürken annemleşeyim
Biliyorum var olmaz bir daha yok olan şeyler, umurumda değil biçim değiştirişi maddenin, ruh diye bir şey de yok
Ama gizli sevgiler bulunup çıkarılırsa yüreklerinden insanların
Çıkarılırsa karanlığından unutuşun yaşanmış olan şeyler
Ve tek bir insan yüreği gibi çarparsa bir gün insanlık,
Hiçbir şey yok olmamış olacaktır, dönüşerek sonsuz, büyük, ve bütün zamanları birleştiren bir sevgiye
(1976)
Ataol Behramoğlu
Subscribe to:
Posts (Atom)












