19.7.08


öyle yaklaşıyorum ki..
acıya dokunuyorum
ateş sıcak
ve su ırak
işte toprak ve ben..
ellerim uyuşmuş sanki
ter, irin, gözyaşı..
beyazlar içindesin..
yokluğun yakıyor..
talazlanan ateş üfürüyor her zerresinde
hasret ve özlem küllerini..
beyazlığıma kül düşüyor
ateşte yanan ruhum üşüyor
körükleniyor damlalarla yalnızlık
yaz akşamlarında..
bir oda daha seçiyor kendine gönül,
bir satır, bir şehir..
bir nefes daha yitiyor her saniye,
bir katre, bir adım..
bir yanımda ateş..
içindeyim yakıyor..
bir ferahta ten..
kaçmak kâr etmiyor..
yine yakıyor..



16.08.2008

16.7.08

keşif

anahtar yerdeydi.. sakince kapıyı açtım ve içeri girdim.. her şey yerli yerinde ve gayet sade bir evdi. odaları gezmeye başladım. çalınacak bir sürü şey vardı aslında ama benim amacım bu değildi. yatak odasına girdim. yerde halı yoktu. iki tekli yatak yanyana getirilip birleştirilmiş. iki yana çektim ikisini de, içlerine baktım, bir şey arıyor gibiydim ama hayır.. dışarıdan ışık düşüyordu yatağın üzerine. eski hallerine getirip odadan çıktım. huzur bulmuştum sanki bu evde, öyle dingin, öyle sadeydi her şey.. dışarıdaki araba seslerini, çocukların bağırışarak şakalaşmalarını hiç duymamıştım keşfederken evi. evin sahibi gelir korkusu yoktu içimde, dolaşmadan çıkmak istemedim. kapıda karşılaşmazsak benim eve girip gezdiğimden haberleri bile olmayacaktı.. vazonun iki santim yana kaydığını ya da bardağı masanın üzerine değil de tezgaha koyduğumu farketmezlerdi heralde.. her şey aynıydı ilk bakışta. benim evime de biri girip böyle gezse ve benim bundan haberim olmasa ne hissederdim acaba.. gizemli bir şeydi bu. hırsızlık değil keşif için gezmek bir yabancının evini.. tekrar bakmadım televizyonu kapattım mı, yediğim eriği çöpe attım mı, karyola olması gerektiği gibi düzgün mü diye.. antredeydim ve dışarıdan sesler gelmeye başladı. bir erkek sesi, içeriye sesleniyordu.. evin erkeği mi yoksa komşulardan biri mi ayırdına varamadım.. kapıdaki delikten dışarıyı izliyordum, ışık yanıyor, esmer adam hala konuşuyordu göremediğim birileriyle.. diğer kapıların kapalı olduğunu gördüm ve ışık sönmeden dışarıya çıktım. kapıyı çektim. etrafa bakındım görünen kimse yoktu, adamın sesi hala geliyordu.kilidi bir kez çevirdim ve anahtarı yine terliğin içine koydum, terliği ters döndürdüm gelip geçenler farketmesin diye. kimse gelmemişti ben evdeyken. merdivenlerden indim yavaş yavaş, kimseyle karşılaşmadım, apartmandan çıktığımda havanın sıkkın ve dışarının gürültülü olduğunu farkettim. evin içindeki huzurlu ve sakin ruh halim birden kayboldu insanları görünce..
sonra kapı çaldı iki kez. gelen babamdı. uyandım..

9.7.08

filmmm

4temmuz itibariylen film sezonunu açtım :)
mütemadiyen film izleyesim var :)
ki öyle de yapıyorum ..
şimdilik izlediklerim :

August Rush / kalbini dinle..
doğru söylüyo :)
dinleyin / izleyin..
Silk / İpek
bunu geçelim,
yorum yapmıyım..


eveet (:
amelie..
çok cizeldi..
sonunda bitmesini istemedim :(
izlemek lazım, sonra da aşık olmak (:

neri "yaa bu adam hangi filmde oynamıştı" diyip durmasaydı belki daha çabuk anlardım filmi :)
ha yani bi de çıkaramadık hangi filmde oynamıştı Sean Penn..
ama bu filmde oynamakla da iyi iş yapmış..
21 gram..
'21 gram..
5 tane metal para eder,
yeni doğmuş bir kuş yavrusu eder,
bir parça çikolata...
21 gram ne kadar eder?'
etkilendim!!
saf korku filmleri insanı korkutmaya yetmiyo, bari ortamı da biraz değiştirelim, ordan da faydalanalım dedik ama o da fayda etmedi..
gecenin bi vakti..
karanlık..
terastayız..
2 kişi..
köpek sesleri filmden mi geliyo, dışardan mı diyorum :)
fena değildi film ama çok kurcalamamak lazım böle şeyleri..

işte daha demin izlediğim ve işte yaa budur dediğim film..
akıllıca işlenmiş, sıradanlıktan uzak, durağan olmasına karşın, bi an heyecanı kesilmeyen favorilerim arasına giren film..
nası bi adamsın yavrum sen !! katil herif :)
dublajda o meçhul adamı seslendiren muhteşemdi yav.. o pis kahkahası yokmu bi de.. eğleniyomuş pehh :)
devamı gelir..

6.7.08

kocasına kızıp, hırsını evden çıkaran kadın modundaydım bugün.. haa birine filan kızdığım yok, varsa kendimdir, o ayrı..
serena/venus williams maçındaki ralliler gibi gittim geldim bi işten ötekine. hayır bu hırs nası bişeydir anlamam. hani harıl harıl halılar silinir ev silinir süpürülür, halbuki ev temizdir! vardır böle aplalarımız teyzelerimiz, sinirini yer/yön değiştirerek azaltmaya çabalayan ne yaptığının farkında olmadan... yaprak dökümünde ferhunde de ev temizlemişti çok da umurumda yaşadıklarım der gibi(!)..
halbuki, evet ben de bugün saçma bulsam da doğruluğunu onayladım bunun.. benim ne haddime o ayrı.. öle bi hal alıyo ki yaptıklarınız, bişi bitmeden diğerine geçiyosunuz, aa bu da vardı, onu da yapsam iyi olur filan.. bi baktım 10-15 gömlek ütülemişim, denemediğim yemek tarifleri, tarifini unutmaya yüz tuttuğum kek vs. niye yapıyorum demeden başladım biri bitmeden ötekine. hayatımda ilk kez aliminyum folyo kullandım.. küçükken yediğimiz 3lü yuvarlak çikolatalar vardı, kağıdını atmaz, tırnağımızla düzleştirir halının kitabın altına filan koyardık düzleşsin diyee.. haa ne diyorum, onun parlak arkası gibi işte aliminyum folyo.. ilk kez, saç jölesi değil şekerim! tatlıların üzerine konan jöleyi kullandım.. hatta dalgasını da geçti neri hanım, saçına sürme diye.. hahahaha çok komiksin be..
yaa bak yine atladım başka bişeye.. masanın en solunda dayalı kitaba uzandı elim birden.. yazıyı bitirmeden başladım okumaya. halbuki aylardır orda o.. neyse ona (ruh sağlığı ve bozuklukları) devam edeyim, ilginç geldi bi bölümü (:

5.7.08

püffff

ne yazıcamı bilmeden, düşünmeden açtım aslında blogger sayfasını.. belki bişeyler aklıma gelir. belki içimdeki o belirsizlik çözülür diye parmaklarım klavyede, gözlerim ellerimde.. bilmem ki içimi her gün yaralayan şey ne zaman son bulur. bilmem ki bendeki bu hüzün hep kalıcı mı . yoksa kalbimin ağrısı gereksiz mi..
aslında şu an yaptığım şeyden nefret ediyorum. herkesin derdi kendine. açıklamak niye?.. neyse başkaları için bir şeyi değiştirmez heralde , en azından yazarsam biraz rahatlarım. ellerim düşüncelerimi aktarmaya yetişemediği zamanlarda kendimi serbest bırakıyorum. ki zorla yazmak rahatlatmaktan ziyade sıkıyo..
hep en baştayım.. hep aynı yerde.. bi gram ilerleyemedim hislerimden. bi gram azalmadı yokluğunun ertesindeki hasret.. sen nasıl bi yerdeymişsin ki hayatımda gittiğinde ben çaresiz kalakalmışım. ya da beni nasıl bi yere yerleştirmişsin de ben kendimi hep kendim sanmış, yanılmışım..
ben de gitmek istiyorum..
yanına gelmek istiyorum.. sınavdan sonra dedim ama hiç cesaretim yok. sanki birilerine bağımlıyım.. birileri olmadan yalnız da gelebilirim halbuki sana.. offf bazen düşünüyorum da ne kadar geri zekalıyım ben.. hep salakça fikirlere takılıp kalıyorum.. kimseye anlatamıyorum zaten.. kelimelere koyduğumda çok basitleşiyolar.. halbuki hiç değil.. anlamlı bütün yaşadıklarımın yaşadıklarına benzeyişi ve her geçen gün daha çok sana benzediğimi farketmem. bi kaç önemli karar kaldı alacak olduğum zaten. bi şehir belirlerim kendime kalacak.. sonra bi de birini bulurum beraber yaşayacak. ne kadar basit işte, niye bu kadar büyütüyorum ki bunları. gerisi zaten istesen de istemesen de gelir. o kadar çabuk olup bitiyo ki zaten her şey..
babamdan sonra çıktım bugün evden, dünkü izlediğim filmi vereyim yeni bi kaç tane alayım bahanesiyle. dönüşte parka oturdum.. kalabalık değilmiş.. biraz hava aldım, müzik dinledim telefondan.. caddeden insanlar gelip geçiyodu, biraz onlara baktım.. kimi yalnız yürüdü geçti klasik giyimli karizma, kimi ekmek almaya çıkmış ev haliyle, paspal.. baktım bazıları el ele sevgilisiyle, bazıları yalnız geçiyor.. bazıları hızla geçerken kimisi topallayarak ağır aksak.. konuşup giderken adamla kadın, arkasından gelenlerse sessiz, elleriyle anlatmaya çalışarak. ne güzel dedim. öyle ya da böyle, sakat ya da sağlam, dilsiz ya da konuşan, kadın ya da erkek, mutlu ya da mutsuz, birlikte ya da yalnız... herkes nefes alıp veriyordu..
eski komşulardan biri geldi oturdu sonra yanıma, çarşıdan geliyomuş, yorulmuş.. konuştuk biraz, o nasıl bu nasıl iyiler çalışıyolar vs. nasıl hemen koydu yokluğun.. birden bi şey değişti sanki, ağlayasım geldi, ya da yok kadının eline sarılıp öpesim..
her gün kaç farklı şekilde hatırlıyorum seni bir bilsen. belki de alakası olmayan kaç nesne, kaç insan, kaç olay hatırlatıyo yokluğunu.. artık yaşadıklarım normal mi yoksa saplantı haline mi geldi ayırdına varamıyorum..
internet orucumu bozduğumdan beri yine cıvkını çıkardım uyku düzen(sizliğ)imin. kendime her geç kalkışımda kızıp, her gece uyuyamayışımda hak veriyorum.. her gün aynı tas aynı hamam.. düzene çok zor alışıyorum da düzensizlik kendimi boş bıraktığımda hemen boy gösteriyo.. kendimi naapsam bilmiyorum. bazen de düşünüyorum da insan kendisiyle anlaşamazken bi başkasıyla nasıl anlaşır.. evet o da zor.. oturup artısıyla eksisiyle, getirisi götürüsüyle, riskleri ya da avantajlarıyla (bu 6şapka tekniği oldu : ) ölçüp tartmam, değerlendirmem gereken bir kaç şey var.. onları da unutmadan düşüneyim, uzun uzun, sonra kararımı vereyim en oluruna..

3.7.08

BekLeMek

İnsan bekleyendir.Farkında olmadan bekler o. Bilerek bekler. Birlikte bekler. Yapayalnız bekler. Beklediğinin kim olduğunu bilerek bekler. Beklediğinin kim olduğunu bilmeden bekler.
Bekleyenleri bekler insan. Bekletenleri bekler. Bekler ve beklenmek ister.
İlkin anne karnından ayrılarak ebedi bir kopuş edinir. Derin ve dinmez bir yurt ve dönüş mitidir bu. Taşa inen balyozun kopardığı parçada, rüzgârın kırdığı dalda, suyun sürüklediği çöpte, samanda, güneşin denizden yükselttiği buharda bir anı, bir kader birlikteliği duyar böylece insan. Fırça fırça, çizik çizik, kelime kelime, ses ses ölümsüzleştirmek ister onu. Kopuştur gelen ve kopan korkar, vardığı yer, koptuğu yerden uzak ve yabancılıklarla dopdoludur. Daha da evvelinde, zaman ve mekan ötesi bir yerden kopar insan, tam olarak bilmediği, hiçbir zaman da bilemeyeceği ama her daim hasretini çektiği bir yerdir orası. Ve oraya dönmeyi bekler. Göğüs kafesini değil, kalbinin ta derinliklerini ağrıtan bir kopuştur bu. Ve bu kopuşun dışavurumları, şekillenmeleri, yüz değiştirmeleriyle doludur ömür ve en acıtıcı olanı da aşktır, sanatın bitmez kaynağıdır, ve farklı dillerde, farklı kelimelerle kristalize olur her daim.
Ve aşk en yüce, en zor, en ağır, en bitmez bekleme sanatıdır. Bekleme düşüncesidir.
Mesnevi baştan ayağa bir bekleyiş değil midir? Bir ayrılığın doğurduğu, büyütüp beslediği kopuş… Çile çile, gülümseyişlerin zehriyle örülmüş, akıl çürüten ateş kırbacı. Beklemek. Yunus Emre, “edep beklemek”ten söz açar. Edep ile beklemeyi iç içe geçirir.
Bütün eski savaş sanatları, cinselliği ve beden eğitimini arınma ve sanat olarak gören anlayışlar, ruh terbiyesi üzerine kurulmuş tarikatlar, yüksek sanat, din, politika özünde bekleme öğrenimi hatta eğitimi esasına dayanır. Düşmanını beklemeyi, onu bekletmeyi bilemeyen komutan zafer kazanamaz. Bütün bir ordunun değil ihtirasını, nefesini bile bekletebilendir büyük komutan. Ya, ayetlerin iniş aydınlığında, bir süreliğine de olsa bekleyişi Nebi’lerin? Açlığı bekletmek için yemeden içmekten kesiliş, ruhun gıdalanışını kılıç sesiyle kesip, ipek hışırtısıyla boğmaya benzeyen yönsüz ve zamansız bekleyişler. Öyleyse uğraşların değil sadece duyuşların da en zoru ve zorlusudur o. Bekleyen, kontrolü ele geçirir, akıp gidenin, gelip geçenin karşısında bir taş sessizliğine bürünür. Bekleyen susar. Giden konuşur. Bekleyen dikenli tel bile olsa bir zaman yünü asılı kalır orada.
Beklemek, bekleye bekleye her şeyin özüne, merkezine doğru çeker insanı. Orada, aynanın bin bir halleri gibi, tekillikten çoğunluğa, çiğlikten kurtulup olgunluğa yol alışa bir işaret vardır.
Zaman tasavvuru ve hayat algısı beklemek üzerine kuruludur medeniyetlerde.
Eski şark bir bekleme kültü yaratmıştır kendi içinde. Bu sebepten olacak ki “ Şark oturup beklemenin yeridir, biraz sabrederseniz behemahal her şey ayağınıza gelir.” der Tanpınar bir yerlerde. Şark biraz miskinlik de karışmış olsa da işin içine, Hint’ten Çin’e, Ortadoğu mistisizminden İslam tasavvufuna kadar beklemeyi bilmiş, öğrenmiş, yaşamış ve yaşatmıştır. Biraz da öyle yorumlamak gerekmez mi, İslam sanatının belirgin karakteri sayılan üç boyuttan uzak durmayı seçmiş olmasını? Hareket ile sükun arasındaki altın dengeyi beklemek ve bekletmekte bulmuştur sanki. Beklemek, varlığı aşıp, yoklukta varlığı bekleyerek yeniden yaratmak, onu kendisinin kılmaktır belki de.
Yokluğunda buldum seni

…………………………
Gelme artık neye yarar
Şairin, böylesi söyleyişi yeniden yer bulur, iz kazanır. Kazanır kazanmasına da, şu üstümüze bütün cazibesiyle gelip konan, kelebek taklitleri, çağdaş hüthüt sesleri, yeni yetme Belkıs süzülüşleri, beden ve söz akrobasileri yanında, hayat cilveleriyle bizi beklemekten uzak bırakan yeni zamanlara ne söylemeli? Onun hakkı yok mu hiç? Dün mektup bekleyen, asker gözleyen, nerede konup nerede göçeceğini bilmeyen yaşanmışlıklar içinde, onların izleri duvarlarda, el içlerinde, göz pınarlarında, sandıklarda, depolarda, anılarda, şarkılarda, türkülerde gezinip dururken ve birden bire dönüp bizi yakalarken, ne söyleyecek, hangi hızla konuşacak şimdi bize kader?
Kaderin yeni sesi.


Ufuk Bozkır

1.7.08

unuttum ....
kolundaki beni
saçındaki beyazı
yanağındaki yaşı..
unuttum..
aslında paylaşılmayan şeymiş acı
yalnızken kanayan..
nasıl dayanır insan
nasıl?
nasıl oluyor her şey..
nasıl kalınıyor çaresiz kıpırdamadan..
..
hâlâ korkuyorum
benden gitmenden..
bir gün gelecek..
eşyaların yeri değişecek
dokunduğun yerlerde hiç bir iz kalmayacak..
tozlarla birlikte gidecek bu evdeki anıların
bir gün ben de gideceğim bu evden..
belki uzaklara..
senin hiç geçmediğin yollara..
ya o zaman nolacak?
seni tamamen unutmaktan korkuyorum
ya gözümdeki yaşlar diner de
bir kez bile hatırlamadan seni,
biterse bi gün..
19.48
16.06.2008